30 Ocak 2014 Perşembe

Resulullahla Benim Aramdaki Farklar

Resulullah süper bir insandı, ben o kadar değilim.
Resulullah yolda Ebu Bekir’i görse ‘Es Selamu Aleyküm Ya Sıddık’ derdi,
ben yolda Ebu Bekir’i görsem tanımam.
Resulullah asla yalan söylemezdi; ben annem ölürken hiç ağlamadım.
Ben annem ölürken çok ağladım çünkü annem
gırtlağından hırıltılar çıkarırken nasıl terliyordu, görmeliydiniz.

Resulullah Azrail’i yolda görse tanırdı;
ben Azrail’i annemin yanında görseydim ona bir çift lafım olurdu,
derdim ki şimdi yani af edersin ama o sıktığın annemin gırtlağı.

Resulullah olsa ona bunları söylesem o bana gülümserdi;
o bana gülümserdi ben ona derdim ki, anam babam yoluna feda olsun ey Allah’ın Resulü;
fakat şu koca melek, annemin gırtlağını sıkıyor, bir şeyler yapamaz mıyız?

Resulullah orada olsaydı annemin elini tutardı derdi ki ‘Kızım ha gayret!’;
ben orada olsaydım annemin elini tutardım ve derdim ki ‘Anneciğim ölmesen…’

Ben oradaydım annemin elini tuttum ve dedim ki ‘Anneciğim seni ben…’;
Annem döndü bana bir baktı o bakışı görmeliydiniz.

Resulullah o bakışı görseydi merhametten ağlardı;
ben o bakışı gördüm haşyetten bayılacaktım ama annem elimden tuttu.

Ne tuhaf, anneler ölürken bile çocuklarının

Anneler ölürken bile çocuklarının ellerini bırakmıyor ne tuhaf…

Resulullah çok şanslı bir insan
annesi öldüğünde o küçücüktü;
benim annem öldüğünde ben küçücük değildim,
zaten şanslı birisi de değilimdir, filmlerim iş yapmaz.

Annem daha yeni öldü fazla uzaklaşmış olamaz!

Olamaz dedim annem son nefesini alıp da vermeyince
Verse de ben alsam onu, içim ferahlasa, siz de görseniz
Resulullah tutsa annemin elinden birlikte geçseler çölü
Nasıl olsa Resulullah da ölü annem de ölü.

Ah Muhsin Ünlü

27 Ocak 2014 Pazartesi

Limon Ağacı 1

BU GÜN

gözlerimi kapının sert sert çalınışıyla açtım. belli ki uyuyakalmıştım ve biraz da üşümüştüm. uykuya daldığımda dışarıda bir fırtına vardı ama şimdi o fırtına, o kara bulutlar denize doğru ilerlemişti. günlerdir yüzünü göstermeyen güneş en sonunda bizi aydınlatmaya karar vermiş olacak ki akşamın bu saatinde, gitmeden, şöyle ayaküstü şehrin halini hatırını soruyordu.

saate bakmak aklıma gelmedi zira bu manzaranın karşısında zamanın pek de önemi yoktu. zaman durmalı ve ben hep bu anı yaşamalıyım dedim -kapı ısrarla çalarken- kendi kendime. oturduğum daire dördüncü katta öğrenci evinden hallice bir çatı katı. bir kanepe, bir buzdolabı,ortada küçük bir kilim üstünde sehpa, köşede saksıda yetiştirdiğim limon ağacı ve çalışmayan bir radyodan ibaret, duvarları mavi boyalı odam. yalnız yaşamayı seviyorum ama böyle uyuyakaldığım zaman üzerimi örtecek birinin olmasını isterdim doğrusu. Küçükken hiçte böyle dertlerim yoktu. Ben uyurdum, annem örterdi üstümü. o kadar. Hatta gök gürültüsünden korktuğum için annemin kucağında uyurdum: dünyanın en güvenli yerinde... ne de çabuk geçiyor zaman ve çabuk büyüyoruz. sonra ayrılıklar başlıyor. üzerimi örtecek birinin olmayışı belki de benim kabahatimdir. bilmiyorum. galiba insanları kaybetmekte üzerime yok ve ben yine birini kaybettim. sonra bu şehri ve yalnızlığı seçtim yaşamak için. yaşamaktan kasıt, işte böyle bir şey…


kapıdakinin kim olduğunu merak etmeden az evvel oradaki pes etmiş olacak ki o tok sesi duymuyordum artık. elektrik kesik olduğu için çalmayan zilin acısını kapıdan çıkarmış olmalı gelen. pek gelenim olmazdı aslında. kimdi şimdi bu? kapıya bakmaktan vazgeçtim üşengeçliğimden. gelen kimse, pencereden onu görebilirdim nasılsa. telefonuma 444’lü numaralardan gelen çağrıları da bu şekilde def ederdim bir zamanlar; cevaplamayarak…  o zamanlar telefonum ve arayanlarım vardı. şimdi hiç birine gerek yok. belki zamanla ihtiyacım olur yeni dostluklar ve aşklar edindikçe. ama şimdi biraz huzura ihtiyacım var. hepsi bu.

4 Ocak 2014 Cumartesi

son çalan şarkı blog

çay kaşığını telefonunuzdan okuyorsanız şayet sayfanın sağ tarafındaki "takip ettiklerim" kısmını göremiyorsunuz demektir. o yüzden eğer varsa vaktiniz "BURADAKİ" yazıyı okuyun derim.

söylemeden edemedim.

1 Ocak 2014 Çarşamba