23 Ocak 2013 Çarşamba

Ev


“Ben rapor yazarım, gerisi devlete kalmış, onlar ödeyecek inşallah bir miktar. Allah yardımcınız olsun.” dedim. Halbuki evlerini tamir edecekmişim gibi sevinmişti kızcağız. Ev denirse buna. Sehpanın üzerine koyduğum çay bardağı devrildi devrilecek gibi yan duruyordu. Çünkü ev yan duruyordu.  Ev, hani bizim akşam olsa da gitsek dediğimiz ya da kar yağsın da sobanın yanında oturup pencereden dışarı izleyelim diye beklediğimiz, sıcak evlerimiz… Muhtemelen o 5 çocuklu aile o duyguyu hiç yaşamadı.

Hepsi hepsi 3 balya saman var dedi yaşlı adam, hayırseverlerin aldığı 2 inek 1 tane de at yesin diye. Kurban bayramında satarım diye bekliyordum inekleri ama olmadı. Onlara güveniyordum. Bilmiyorum ki kış nasıl çıkar. Hayvanlarını mı düşünsün yoksa evde ekmek bekleyen çocuklarını mı? Ne kadar da gururluydu, komşu köy okulunun önünden geçerken gösterdiği “kırmızı pantolonlu” çocuktan. Oğlum demişti ona. Evin en küçüğüydü. Diğer 2 oğlum okuyor diye anlattı kısık sesle. Acaba hangi parayla, nasıl? Parasızlıktan okutamadığı kızlarından büyüğü sözlüsüne kaçmıştı. Kızmamış ama kızına, kızamamış. Nasıl kızsaydı, bu köyde durup ne yapacaktı. Köy dediğimde aslında ormanın içinde birkaç evden ibaret, gözden ve gönülden uzakta bir yer işte. Öbür evleri görmedim bile. Nerdeydiler, ne haldeydiler Allah bilir…

Dönüp geldik sonra. Ne diyebilirdim teselli etmek için bilemedim. Akşam beni bekleyen sıcak evimi düşündükçe utandım sanki biraz, usul usul kar yağarken kente. İndi sonra arabadan, dua etti. Kendi yaptığı 2 kalıp peyniri satıp pazardan yiyecek alacaktı bir kaç gün doysun diye karınları. Yürüdü kalabalığa doğru elindeki pazar çantasıyla. Ben mi? Ben sadece bakakaldım arkasından. O kadar.