“Ben rapor yazarım, gerisi devlete kalmış, onlar ödeyecek
inşallah bir miktar. Allah yardımcınız olsun.” dedim. Halbuki evlerini tamir
edecekmişim gibi sevinmişti kızcağız. Ev denirse buna. Sehpanın üzerine
koyduğum çay bardağı devrildi devrilecek gibi yan duruyordu. Çünkü ev yan
duruyordu. Ev, hani bizim akşam olsa da gitsek
dediğimiz ya da kar yağsın da sobanın yanında oturup pencereden dışarı
izleyelim diye beklediğimiz, sıcak evlerimiz… Muhtemelen o 5 çocuklu aile o
duyguyu hiç yaşamadı.
Hepsi hepsi 3 balya saman var dedi yaşlı adam,
hayırseverlerin aldığı 2 inek 1 tane de at yesin diye. Kurban bayramında
satarım diye bekliyordum inekleri ama olmadı. Onlara güveniyordum. Bilmiyorum
ki kış nasıl çıkar. Hayvanlarını mı düşünsün yoksa evde ekmek bekleyen
çocuklarını mı? Ne kadar da gururluydu, komşu köy okulunun önünden geçerken
gösterdiği “kırmızı pantolonlu” çocuktan. Oğlum demişti ona. Evin en küçüğüydü. Diğer
2 oğlum okuyor diye anlattı kısık sesle. Acaba hangi parayla, nasıl? Parasızlıktan
okutamadığı kızlarından büyüğü sözlüsüne kaçmıştı. Kızmamış ama kızına,
kızamamış. Nasıl kızsaydı, bu köyde durup ne yapacaktı. Köy dediğimde aslında
ormanın içinde birkaç evden ibaret, gözden ve gönülden uzakta bir yer işte. Öbür
evleri görmedim bile. Nerdeydiler, ne haldeydiler Allah bilir…
Dönüp geldik sonra. Ne diyebilirdim teselli etmek için
bilemedim. Akşam beni bekleyen sıcak evimi düşündükçe utandım sanki biraz, usul
usul kar yağarken kente. İndi sonra arabadan, dua etti. Kendi yaptığı 2 kalıp
peyniri satıp pazardan yiyecek alacaktı bir kaç gün doysun diye karınları. Yürüdü
kalabalığa doğru elindeki pazar çantasıyla. Ben mi? Ben sadece bakakaldım
arkasından. O kadar.