Dün gece,
kahvehaneci kardeşimiz kariyerinin ilk Tük Kahvelerini denerken üzerimizde,
canlı canlı söylüyordu Zerrin Özer bu şarkıyı.
Canlı dediğime bakmayın canım,
canlı dediysek televizyonda işte.
Yoksa bizim kahvehaneye geldiği falan yok. Gerçi gelse ne güzel olurdu ya.
"Abi bu sefer ki nasıl olmuş" diye, neskafe ve kakaonun üzerine içtiğimiz bilmem kaçıncı fincanı kadeh gibi tokuştururken biz, aynı zamanda "ulan evde mi kaldık nedir" muhabbetinin dibine vurmuştuk çoktan. Öyle ki masaya gelen giden çayın haddi hesabı olmadığı gibi bayat kabuklu fıstıkları mideye çaktırmadan indirmiştik bile. E haliyle fazlasıyla da efkarlanmıştık. Üzerine de tuzu biberi oldu bu.
Kahveler değil Zerrin Özer.
Tabi tuzu kuru kahveci/kahvehaneci dostumuz üç harfli muhabbetini açmasa muhtemelen ben daha oturacaktım o masada ve muhtemelen sabah uyanamayıp işe de geç kalacaktım.
Neyse ki erken tutmuşum evin yolunu.
Ama sıcak çaydan mı yoksa kahveden mi ya da başka bi'şeyden mi bilemediğim bi yanıklık kalmış dilimde;
ve bu şarkı...