29 Kasım 2012 Perşembe

Mukadderat

Eski mesele ama ben yeni gördüm; çok güldüm.
Özellikle sondaki teyzeler harika zaten onların hatırına burda bu video:




Kader bu kadaamış...

1-0


Skor ve oynanan futbol tatmin etmedi. Pendikspor’ un direkten dönen topu dışında pek karşılık verebildiği söylenemez. Tek kale bir maç oynandığı da söylenemez aslında; kalesiz oynandı sanki, Pendikspor yarı alanında bir yerlerde. Top hakimiyeti genelde Fenerbahçe' deydi ama bence özellikle ilk yarıda Pendiksporlular iyi alan daralttı. Kanatlardaki Topuz ve Krasic etkisiz olunca savunmayı açamadık ve kısır bir maç oldu.

Sezer belli ki futbol oynamayı özlemiş. Ayağında çok top tutuyor. Biraz daha basit oynasa hücumda daha etkili olabilirdik. Bir biri ile oynama alışkanlığı olmayan kadrodan mükemmel futbolda beklenemezdi zaten. Tabi Pendikspor kendini kanıtlama çabasında, dirençliler. Sezer’ in şutlarında direkten dönen toplar kaleye girse çok daha güzel olacaktı ama yinede 13 yıllık kamburu sırtımızdan attık sanırım.

Dün başlığı milat olarak atmıştım.  Aykut Hoca’nın da miladı vardı onu unutmuşum bak. Sahi biz Yeni Malatyaspor’ a da yenilmiştik. Neyse, Allah yenilerinden esirgesin.

28 Kasım 2012 Çarşamba

Milat


Bu yazı uzuuun araştırmaların ürünü olarak yazılmadı. Biraz istatistiklere baktım yalan değil ama genel olarak aklımda ne kaldıysa onla yazdım. Yanlış hatırladıklarım için şimdiden af ola.

Hani denize atladığınızda ayaklarınızı dibe vurarak güç aldıktan sonra yukarı doğru çıkmaya başlarsınız ya, işte 1999-2000 sezonu, Fenerbahçe’nin dibe vurup yeniden su yüzüne çıkmaya başladığı sezondur. O sene 3 teknik direktör değiştirmiş, ligi Gaziantepspor’un gerisinde 4. olarak bitirmiş dahası en büyük rakibi Galatasaray Avrupa’da şampiyon olurken kendisi 2. lig takımı Pendikspor’a Türkiye Kupasında elenmiştir Fenerbahçe. Şüphesiz sezonun akılda kalan en önemli olayı da budur.

Rıdvan Dilmen’ in 5. haftadaki istafasından sonra takımın başına geçen Z.Zeman “Pendik Faciası” nın tek sorumlusu değildir bence ama bu maçtan sonra kendisine 1 ay daha katlanılıp,o da görevden alınmıştır. Bu sezon aynı zamanda Galatasaray’ın son Kadıköy galibiyetini aldığı yıldır. Hatta sezonun 2. devresinde Teknik Direktörümüz Turhan Sofuoğlu yönetiminde 1-0 aldığımız maçı hatırlayanlar için Samuel Johnson’un frikik golünü unutmak mümkün de değildir. Hani sezonun acılarını dindiren golü. Bu sezondan sonra Mustafa Denizli ile başlayan yüzeye çıkış çabası Daum'la tamamlanmış, karaya çıkış denemesi Aykut Kocaman’ la devam etmekte(!) şimdilerde. Bir ara Zico’yla ayağımız kuma değer gibi oldu ama o ayrı konu girmeyelim şimdi.

Yazıyı yazma sebebim yine Türkiye Kupasında ki bu sezonki eşleşmedir. Bu sefer maç Şükrü Saracoğlu Stadında. Konuk Pendikspor şimdilerde 2. Ligde.  Kademe olarak 3. lig ama. Süper Lig değil, 1. Lig değil, 2. Lig Kırmızı Grup yani. Kupanın en ilgi çeken eşleşmesi. Bir Fenerbahçe-Galatasaray eşleşmesi sıradan olurdu bence. Bu çok güzel, çok farklı oldu. Şahsen taraftarın stadı, normal kupa maçlarına oranla daha fazla dolduracağını düşünüyorum. Muhtemelen ev sahibi yedek kadroyla çıkacak. Yine de yeni bir “facia” olması çok zor ama ne olur ne olmaz. İşte futbol bu yüzden izleniyor.  Yalnız yeni bir Pendik yenilgisini de kaldıramaz bu bünye. Aman diyeyim Aykut Hoca.

13 yıl önce ki Pendikspor’a elendiğimiz o sezon milattır Fenerbahçe için. Bakalım bu sefer ki nelere gebe. Yarın maçtan sonra görüşmek üzere inşallah.

24 Kasım 2012 Cumartesi

24 Kasım




“Bugün 24 kasım. Kar yok daha buralarda. Yağmaya bir başlarsa işim zor. Her gün 1 km yürüyorum okula. Sonra evime gitmek için 1 km daha. Ben sobayı yakıyorum, sınıfı temizliyorum, zili çalıyorum… Hayır, hademe değilim ben; öğretmenim. Sınıf öğretmeniyim, köy öğretmeni.

18 tane öğrencim var bir kısmı Türkçe bilmiyor. Derdimi bile anlatamıyorum. Atatürk’ü nasıl anlatıcam? Nasıl kurtulacak bu çocuklar cehaletten? Sevdiremezsem ülkemizi nasıl korurum dağdakilerden. Dağdakiler demişken, dün komşu köy okulunu basmışlar yine. Meslektaşımı alıp götürmüşler. Diyorlar ki en kolay meslek öğretmenlik. Bizim can güvenliğimiz bile yok siz ne diyorsunuz.

Ben öğretmenim, hademeyim, anneyim babayım öğrencilerime. Ben bir insanım yapayalnız, çok uzaklarda bir yerlerde…”

Tüm öğretmenlerimizin öğretmenler gününü kutluyorum. Bu yazı Van’daki kardeşimin özelinde tüm öğretmenlere ithaf olunur. Saygılarımla.

23 Kasım 2012 Cuma

Lazio tribünleri



Fotoğraf dün gece oynanan Lazio-Tottenham maçından; Lazio'nun kale arkası tribünlerinden. İkisi de taraftarı olduğum kulüptür ama Lazio daha bi ağır bastı şimdi.

Hadi bunu açıklayın AS Romalılar...

22 Kasım 2012 Perşembe

Lâl


Daha önce de böyle olmuştu bana. Yazamıyorum. En çok yazmak istediğim zamanlardan biri bugünler. İçimden öyle geliyor ama yok, usumda ordan oraya koşturan kelimeleri yakalayıp da anlamlı bir cümle oluşturamıyorum.

Takip ettiğim blogları açıp baktığımda her gün, yeni bir şey bulamamışsam çok üzülürdüm. Hâlâ öyleyim aslında ama artık buna anlam verebiliyorum. Zaten twitter çıktı çıkalı mertlik bozuldu kardeşim, millet yazıyor oraya birkaç cümle bişey ve işlem tamam, kim uğraşır blogla?

Blogla uğraşılır da dişe dokunur yazılar yazmak zor. Yani buraya koyduğunuz yazı okuyucuyu şaşırtmalı, memnun etmeli, tekrar tekrar okutmalı belki kendini. Hatta yeni şeyler yazılsa da okusak dedirtmeli. O yüzden daha seçici davranmak zorunda kalıyorum buraya yazmadan evvel. Dahası bu siteyi açmadan yazmayı düşündüğüm bazı konuları da yazamıyorum ilgi çekmez diye. İlgi çekeceğini düşündüklerimi de elime yüzüme bulaştırırım korkusu taşıdığımdan yazamıyorum. E biraz da iş güç derken, yoğunlaşamıyorum. Anlayacağınız lâl oldum bu ara.

Arkaya dönüp baktığınızda burada var olan yazılar bahsettiğim özellikleri taşıyor mu sizce bilmem. Ama yazılması gerekiyordu onların. Mesela “inci” olsa ne olur olmasa ne olur demeyin. Onun da bir anlamı var. Sırası gelecek inşallah. Durun bakalım.

Ha bide; bu yazıları kimseler okumuyor, hayatımdaki birkaç iyi insanın haricinde. Ben öyle istedim (şimdilik). Çünkü yazmak memnun ediyor beni. Kaç kişinin okuduğunun önemi yok ki. 

17 Kasım 2012 Cumartesi

Cumartesi





Yine hafta sonu. Dışarıda buz gibi bir cumartesi var. Geçen pazartesiyi hatırlıyorum. İşe gidip odamın kapısını açarken ki halimi. Ne çabuk geçiyor zaman. İnsan yaşlanmaya başlayınca zaman da çabuk geçermiş. Yok canım yaşlanmış olamam ama bu alelacele geçen zamanın da bi açıklaması olmalı. Hatta dökülen saçlarımın.

Aslında kışı seviyorum, yine de bu kadar soğuk fazla. Okul ve askerlik devresinde genelde yakın çevrede dolandığım için fazla soğuk koşullarda bulunmadım. Daha kar yağmamışken bile bu kadar üşüyor olmam garip. Al işte yaşlanmanın bir belirtisi daha.

Fizikî olarak olmasa da ruhen beni yaşlandırmayan, hiç büyümeyen bir çocuk var içimde. Ordan oraya koşan devamlı fm oynayan. Sıra ödev yapmaya geldiğinde de ağlayıp sızlayan tembel çocuk. Yaşlandığımı iddia edemem o yüzden. Sadece yorgunum. 2006’dan beri yaz-kış doğru dürüst tatil yapamadım. Sıkıldım. Şöyle uzaklarda bir yerde tatile ihtiyacım var. Sırt çantamı alıp Karadeniz taraflarına doğru, tabiatın kucağına, hem de otostopla gidebilmeyi hayal ediyorum. Telefon falan da olmayacak yanımda.(Yalnız birisi gelebilir O’na izin var) Öyle sessiz sedasız, kıyamet kopsa haberimin olmayacağı bi tatil düşlüyorum da nasıl gidicen, iş var. Mecburen iptal.

Uzun lafın kısası olmazmış ama şu an yapabileceğim tek şey içimde ki çocuğu, kömür kokulu şehrimde gezdirebilmek bu hafta sonu. Şöyle ayazı içime çeke çeke gölün tadını çıkartabilmek. Çocuk ve ben. Ne güzel değil mi?

( Burada olamayan dostlarım için bu yazı. Bulunduğunuz yerde iyi olun, hepinize mutlu hafta sonları…)

16 Kasım 2012 Cuma

Gazze





Micheal Heart - We Will Not Go Dow


Aslında söylenmesi gereken şeyler var ama ne diyeyim şimdi. Müslüman ülkeler yahudileri suçluyor, hristiyanlarsa Hamas'ı. Biz kınıyoruz, amerika destekliyor israili. İstediğimiz kadar yürüyelim meydanlarda, lanet yağdıralım, onların dediği olur her hâlukarda. Mesala AB dışıişleri bakanı catherine ashtona göre israilin kendini korumaya hakkı varmış. Tabi canım korusun kendini bakarsın Hamas kimyasal silah falan atar belli mi olur.

Katilin rengi belli ama suçlu Gazze (!). Hadi bakalım...

13 Kasım 2012 Salı

Geçmiş haftasonuna dair bir kaç kelam


Aslında çok güzel 1 veya 2 (belki de daha çok) hafta sonu yazısı yazmak istiyordum. Fakat çok kötü bir hafta sonu geçirmem dolayısıyla, pazartesi sendromunun ertesinde bu yazıyı yazasım geldi.

Cumartesi önemli bir gündü 10 kasım olması münasebetiyle. Saat 9.05’te siren sesine uyandım; sesi duyunca darbe falan oluyor zannettim de değilmiş. Sonra aklım başıma geldi “la bugün 10 kasımdı” dedim ve uyumaya devam ettim. Çünkü yorgun ve uykusuzdum kalkamadım maalesef.  Neyse işte böyle bir günde kendimce Atatürk’ü anlatacak sözler söylemeye niyetliydim. Aslından Atatürk’ten ziyade Mustafa Kemal’i. Yani onun devlet adamlığını, askerliğini değil de özel hayatından bazı şeyler söylemek istedim. Aşklarını, sevdiği şarkıları… Yani öyle çok baş ağrıtmayacak şeyleri. Çünkü işin Atatürk tarafına girince neresinden tutsam elimde kalacağını biliyorum. 

Kimse kimseyi sevmek zorunda değil tamam. Yaptıklarını da beğenmiyor olabilirsiniz. Ama bu onun Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu olduğu gerçeğini değiştirmez. Sevmek ayrı, saygı duymak ayrı, sırf bu yönüyle bile saygı duyulması gereken biri belki de. Hem de bütün dünya ona hayranken. Derler ki Atatürk din düşmanıydı, valla bilmiyorum ama ben hâlâ Müslümanım ve dinimi istediğim gibi yaşayabiliyorum. Bilmiyorum O (ve tabii ki silah arkadaşları ve de savaşan, şehit düşen milletimiz) olmasa Müslüman kalabilir miydim, ya da ben, ben olabilir miydim? Bence Atatürk din değil teokrasi düşmanıydı. Dini bütün bir Müslüman mıydı? Orasına karışmam.

Yanlııız; (bakın burası önemli) şunu belirtmezsem yanlış anlaşılabilirim; bazı insanlar onu tapınma derecesinde benimsemişler, bu zihniyeti anlayamamakla birlikte bu kişileri kınıyorum. Bu “Kemalistlik” olamaz diye düşünüyorum, şayet kendisi ilahlaşmak isteseydi, bence cumhuriyeti getirmez, padişah olurdu devletin başına. O gün hiç bilmediği, tanımadığı cumhuriyeti benimseyen bu halk onun padişahlığına hayır der miydi? Ben işte buna karşıyım, onu ilahlaştırmaya, hataları kendine kalsın, eğer memlekete zararı varsa o tartışılır. O kısmı tarihçilere bırakalım.

Tartışma sürer gider; neyse… İşin Atatürk tarafına girdiğimin farkındayım. Varsın olsun, zaten 10 kasım da değil bugün. Bu bahsi kapatırken son söz ondan olsun: “Beni olağanüstü bir kişi olarak yorumlamayınız. Doğuşumdaki tek olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdir.”

*  *  *

Aynı gün fazla geçmeden yine şehit haberleri alıyoruz… Vay arkadaş, ne iştir bu. 17 can… Sadece 17 mi? Bence değil. Geride kalanlar sağ mı yani? Anne, baba, kardeş, eşleri, evlatları sağ mı? Bunun üzerine hâlâ asılsın mı asılmasın mı tartışması? İdam gelirse AByi unutacakmışız. Öyle diyor ABnin genişlemeden sorumlu elemanı bilmem kim. Sahi alacak mıydınız bizi İslam düşmanı AB ye? Tüh giremiyoruz görüyor musun? Olsun biz girene kadar bakalım siz kalacak mısınız?

Kendimi sevmiyorum. Daha doğrusu bu huyumu sevmiyorum. Aklımın ermediği şeylere karışıyorum ya onu. Hay kopası dilim. O zaman sona doğru biraz da bildiğim şeylerden konuşalım. Roma derbisi vardı geçtiğimiz pazar. Laziomuz kazandı çok memnun olduk. Evet Lazio taraftarıyız ama öyle siyasi ideolojiler dolayısıyla falan değil. Öylesine. Akşamında da Fenerbahçe’nin önce ki maçlarına nispeten iyi oyunu ve aldığı galibiyet pazar gecemizin neşesi oldu. İşte bunu istiyorum ben. Kötü oynayarak 2-3 maç kazanabilirsin ama iyi oynayarak 2-3 maç kaybedersin en fazla.

Planlarımı ertelediğim yağmurlu bir hafta sonundan aktaracaklarımız bu kadar. Şimdi bu yazı ne kattı size/bize. Ne öğrendik. Belki hiç bişey ama içimizden geçenleri susarsak ne yazarız buraya?



10 Kasım 2012 Cumartesi

Vav



Biliyorsunuz, hani Kur’an da bazı surelerin başında “El-Hurufu’l –Mukatta” denilen, anlamı bilinemeyen başlangıç harfleri vardır. Mesala Yasin Suresinde (ya-sin), mesala Bakara Suresinde (elif-lam-mim) ... Peygamber efendimiz, kendisine sorulduğunda bu harflerin sırrını açıklamamış; alimlerse düşünüp düşünüp hâlâ daha işin içinden çıkamamış.
Ama bir harf var ki öyle mi ya.  Vav. Harflerin belki de en anlamlısı. En tevazu sahibi olanı. Öyle ya “Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kullarını”.
Vav, belki de Allah’ın El-Vâhid sıfatını (Vâhid ise Allah’ın tekliğini ve birliğini) ifade eder. Bunun için midir bilinmez vav’ın boynu bükük oluşu.  Anlamın ağırlığını mı taşıyamaz yoksa bu ağırlığı taşıyabiliyor olmanın  gösterişinden mi kaçıp büker boynunu?
Ebced hesabında* vav 6’ya denk gelir. Bu yönüyle de imanın 6 şartını simgeler. Tasavvuf inancında ise 66 Allah’ı ifade eder. Yani çift vav…





Bununla sınırlı değil vav’ın hikmeti. Hadi şöyle bi bakın bakalım insanın anne karnında ki haline benzemiyor mu?  İnsan hayatının başlangıcını ve sonunu anlatır vav. İnsan vav olarak gelirmiş dünyaya, bir ara doğrulur elif sanırmış kendini, e sonra?  Yaşlanır, bükülür beli. Yani sonrası yine vav. 
Kur'an Hicaz'da nazil olup, Mısır'da okunup, İstanbul'da yazılmıştır ya, ne okumak kolaydır vav'ı ne yazmak. Harflerin hem okunması hem yazılması en zor olanıymış vav. Öyle ki vav'dan başlarmış hattatlar öğrenmeye sanatını. O sanat ki Bursa Ulucami'nin duvarlarına işlenmiş. Hızır Aleyhisselamın gelip namaz kıldığı yere.


                                                      Tasavvuf felsefesinde lale Allah’ı simgeler

Hadi bi daha bakalım vav’a , secde etmiş bir kul yok mu orda? Secde halimiz, bizim Rabbimize en yakın olan halimizdir. Şükre kapandığımız halimiz. Vav kulluğumuzu simgeler.  Kul olduğunu bilmeyi.

Ve belki de vav, Allah’ın El-Vedûd (Kullarını seven, onlara ihsan eden) ismini öğretir bize. Bizi seven ve sevmeyi öğreten Rabbimize şükürler olsun diye.



* Ebced Hesabı :