Aslında çok güzel 1 veya 2 (belki de daha çok) hafta sonu
yazısı yazmak istiyordum. Fakat çok kötü bir hafta sonu geçirmem dolayısıyla,
pazartesi sendromunun ertesinde bu yazıyı yazasım geldi.
Cumartesi önemli bir gündü 10 kasım olması münasebetiyle.
Saat 9.05’te siren sesine uyandım; sesi duyunca darbe falan oluyor zannettim de
değilmiş. Sonra aklım başıma geldi “la bugün 10 kasımdı” dedim ve uyumaya devam
ettim. Çünkü yorgun ve uykusuzdum kalkamadım maalesef. Neyse işte böyle bir günde kendimce Atatürk’ü
anlatacak sözler söylemeye niyetliydim. Aslından Atatürk’ten ziyade Mustafa
Kemal’i. Yani onun devlet adamlığını, askerliğini değil de özel hayatından bazı
şeyler söylemek istedim. Aşklarını, sevdiği şarkıları… Yani öyle çok baş ağrıtmayacak
şeyleri. Çünkü işin Atatürk tarafına girince neresinden tutsam elimde
kalacağını biliyorum.
Kimse kimseyi sevmek zorunda değil tamam. Yaptıklarını da
beğenmiyor olabilirsiniz. Ama bu onun Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu
olduğu gerçeğini değiştirmez. Sevmek ayrı, saygı duymak ayrı, sırf bu yönüyle
bile saygı duyulması gereken biri belki de. Hem de bütün dünya ona hayranken.
Derler ki Atatürk din düşmanıydı, valla bilmiyorum ama ben hâlâ Müslümanım ve
dinimi istediğim gibi yaşayabiliyorum. Bilmiyorum O (ve tabii ki silah
arkadaşları ve de savaşan, şehit düşen milletimiz) olmasa Müslüman kalabilir
miydim, ya da ben, ben olabilir miydim? Bence Atatürk din değil teokrasi
düşmanıydı. Dini bütün bir Müslüman mıydı? Orasına karışmam.
Yanlııız; (bakın
burası önemli) şunu belirtmezsem yanlış anlaşılabilirim; bazı insanlar onu
tapınma derecesinde benimsemişler, bu zihniyeti anlayamamakla birlikte bu
kişileri kınıyorum. Bu “Kemalistlik” olamaz diye düşünüyorum, şayet kendisi ilahlaşmak
isteseydi, bence cumhuriyeti getirmez, padişah olurdu devletin başına. O gün
hiç bilmediği, tanımadığı cumhuriyeti benimseyen bu halk onun padişahlığına
hayır der miydi? Ben işte buna karşıyım, onu ilahlaştırmaya, hataları kendine
kalsın, eğer memlekete zararı varsa o tartışılır. O kısmı tarihçilere
bırakalım.
Tartışma sürer gider; neyse… İşin Atatürk
tarafına girdiğimin farkındayım. Varsın olsun, zaten 10 kasım
da değil bugün. Bu bahsi kapatırken son söz ondan olsun: “Beni olağanüstü bir kişi olarak yorumlamayınız. Doğuşumdaki tek
olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdir.”
* * *
Aynı gün fazla geçmeden yine şehit haberleri alıyoruz… Vay arkadaş, ne iştir bu. 17 can… Sadece 17 mi? Bence değil. Geride kalanlar sağ mı yani? Anne, baba, kardeş, eşleri, evlatları sağ mı? Bunun üzerine hâlâ asılsın mı asılmasın mı tartışması? İdam gelirse AByi unutacakmışız. Öyle diyor ABnin genişlemeden sorumlu elemanı bilmem kim. Sahi alacak mıydınız bizi İslam düşmanı AB ye? Tüh giremiyoruz görüyor musun? Olsun biz girene kadar bakalım siz kalacak mısınız?
Kendimi sevmiyorum. Daha doğrusu bu huyumu sevmiyorum.
Aklımın ermediği şeylere karışıyorum ya onu. Hay kopası dilim. O zaman sona
doğru biraz da bildiğim şeylerden konuşalım. Roma derbisi vardı geçtiğimiz pazar.
Laziomuz kazandı çok memnun olduk. Evet Lazio taraftarıyız ama öyle siyasi
ideolojiler dolayısıyla falan değil. Öylesine. Akşamında da Fenerbahçe’nin önce
ki maçlarına nispeten iyi oyunu ve aldığı galibiyet pazar gecemizin neşesi
oldu. İşte bunu istiyorum ben. Kötü oynayarak 2-3 maç kazanabilirsin ama iyi
oynayarak 2-3 maç kaybedersin en fazla.
Planlarımı ertelediğim yağmurlu bir hafta sonundan
aktaracaklarımız bu kadar. Şimdi bu yazı ne kattı size/bize. Ne öğrendik. Belki
hiç bişey ama içimizden geçenleri susarsak ne yazarız buraya?