31 Aralık 2012 Pazartesi

Tatil

Tam olarak ne zamandı bilemedim şimdi. Yaklaşık on yıl kadar önceydi. Lisedeydik o zamanlar. Yine böyle bir yılbaşı akşamı nevaleyi gündüzden toparladık akşama yılbaşı kutluycaz arkadaşlarla hatta arkadaştayız o gece, muhabbet sağlam olacak. Gerçi ben oyunbozanlık eder erkenden uyurdum. Sevmezdim öyle geç yatmayı, ki hâlâ da öyleyimdir.

Akşam okuldan minibüsle dönüyoruz. Yolda kaza olmuş. Kamyonet kamyona arkadan çarpmış. Kenara çekmişler araçları. Yol kapalı tabi trafik rahat işlemiyor. Biz o ara minibüsün camlarına yapışıp kaza mahalini izliyoruz. Sonra kamyoneti görüyoruz. Şoförü çıkartamamışlar sıkıştığı yerden. Velhasılı yılbaşı akşamı eve ekmek götürme derdinde ki o adam can veriyor orda yeni yılı göremeden. Dahası eşi ve çocukları bekliyor belkide onu. Söz veriyor kızına sabah evden çıkarken. "Söz" diyor "Söz sana bu yılbaşı birlikteyiz. Kestane koyucaz sobanın üstüne, hindi falan alamayız kızım paramız yok. Bugün de çalışıp para kazanıcam. Akşama çikolata getiricem sana söz." Parası ona yetiyor çünkü ancak o kadar, olduğu kadar. Bizler geçip gidiyoruz ordan. Her şey geride kalıyor. Ölenden kalandan bize ne sabahlara kadar eğlenelim hadi, çünkü bu gece yılbaşı.

O kız hâlâ bekliyor mudur babasını bilmem. Öyle bi kız çocuğu var mıdır onu da bilmiyorum. Çünkü o aracın içindeki beyaz çarşafın altında ki cesetten sonrası kurmaca bir hikaye. Bu akşam işten gelirken aklıma geldi birden on yıl öncesi ve yazmak istedim. Yani aslında yeni yıldan sağlık, mutluluk, aşk ve türevlerini diliyoruz ya Allah huzur versin gerisi boş. Artık ne koyarsanız o huzur sepetine.

Baharatlı cipsimi yiyip yatıcam biraz sonra. Sonrası tatil. İşte benim için yılbaşının anlamı bu: Tatil. Huzur ne anlam ifade ediyorsa sizin için, Allah size huzurlu bir yıl nasip etsin. Ve eğer sevdiklerinizle beraberseniz şükredin. Yeni yılda görüşmek üzere.

30 Aralık 2012 Pazar

İzmir

Epeydir yazmadığımı fark ettim. Hani çok sevdiğiniz ve sahiplendiğiniz bir şeyi kaybedersiniz ve hevesiniz kırılır sonra, ondan mıdır nedir yazasım yok ne zamandır. Belki yeni yazılar bekleyenler vardır diye e birazda silkelemek için ölü toprağımı üzerimden, bir şeyler söylemek geldi yine içimden.

"Dün dünde kaldı cancağızım, şimdi yeni şeyler söylemek lazım" bi bakıma. Sonra yeni yaralara yer açmak lazım birazda. Malum insan aynı aycıyla sürekli yaşayamaz. Alışır, yenilenir. Allah böyle yaratmış bizi. Acılarımız geçer, kabuk bağlar yaralarımız. Kabuk kopar ama izi kalır orda. Belki de vucüdumuzun önemli bir özelliğidir bu. Unutmamak için o yaranın sebebini, izini hiç silmez kendisinden. Unutmamak güzeldir aslında. İnsan o kadar da vefasız olmamalı. Ne olursa olsun. Yani "Yapma ne olursun" deyemeye getirip de anlatamıyorsan kendini ne olursa olsun, ne fark eder.

"Sen bilirsin deyince kızardın hep
Sen bildin bu sefer
Ve ben sana kızdım"

diyor ünsüz bir şair. Sonra adındaki ünsüz harflerle İzmir'i getiriyor akılına.Belki de bundandır İzmir'i İstanbul'dan daha fazla sevmesi. İzmir'i özlemesi seni özlermiş gibi...

Bu yazı çok uzayacak. Muhtemelen kimse anlamayacak ne yazdığımı. Okurken sıkılacaksınız. Onun için son bir yazı daha kaldı sonra kapatıcam bu bahsi. Unutucam demiyorum. "yeni şeyler söylicem" kanamamak ve özlememek için İzmir'i. İzmir çook uzakta şimdi.

Öneri: Mustafa Ceceli-Dünyanın Bütün Sabahları

21 Aralık 2012 Cuma

Sensiz

Hani derler ya ben sensiz yaşayamam diye
İşte ben onlardan değilim
Ben sensiz de yaşarım;
Ama seninle bir başka yaşarım...

Nazım Hikmet Ran

Çukur

Bilerek mi yanına almadın giderken
Başının yastıkta bıraktığı çukuru
Güveniyordum oysa ben sevgimize
Vapur iskelesi ya da
Tren istasyonundaki saatin
Doğruluğu kadar.

Beni senin gibi bir de annem terk etmişti
Ki göbeğimde durur
Onun yokluğundan bana kalan
Çukur.

Sunay Akın

20 Aralık 2012 Perşembe

Yas

bugün iş falan istemiyor canım,
dışarda kar var ve fırtına,
ve de hasta olmuş içimdeki çocuk
sanki oyuncağı alınmış gibi elinden,
yasta...

İroni

Yalnızlıkla aramız hiç bozulmadı bizim. Sağ olsun beni hiç yalnız bırakmadı. Ama sensizlik; o başka işte onu becerebilir miyim bilmiyorum bak. Bi denmek lazım.

Hatırlarsın ilk acıttığında içimi "kalbim zaten tuzla buz daha neyini kıracaksın" demiştim. Şimdi ki başka ama.
Özenle toplayıp o parçaları, tek tek yapıştırdıktan sonra ustaca bir sakarlıkla düşürdün elinden kalbimi. Ve şimdi gidiyorsun kırıklarıma basa basa. Aman canın yanmasın, ben kıyamam ki sana, sen "bize" kıymışken bile. Canın sağ olsun demek bir ironi midir saçlarımdan bile kan damlarken.
Yine de sen git karlı bir aralık sabahı, mayalanmış kıyamete 1 kala. Vicdanın rahat uyu. Ben toplarım senden arta kalanları itinayla.

17 Aralık 2012 Pazartesi

Arûs


Malumunuz üzere bugün Şeb-i Arûs törenleri var Konya’da. Gerçi  7 Aralıktan beridir Mevlana Haftası çerçevesinde çeşitli etkinlikler vardır ama bugün artık siyasiler orada olacak, sema gösterileri yapılacak, Yılmaz Erdoğan “Etme” şiirini okuyacak falan filan... Böylece Mevlana Celaleddin Muhammed Rumi’nin Hakk’a yürüyüşünü anmış olucaz. Hatta facebookta twitterda O’nun sözlerini yazıp duvarımıza, Mevlana Felsefesini sahiplenicez. Ne mutlu bize.

Ama aslında (bende dahil) yazıklar olsun bize. İşte bu kadar kolay zannediyoruz O’nu anlamayı. Ezberlediğimiz sözlerinden bir kaçını da orda burada söylediysek hele sanki Mevlana’yla halvet etmiş gibi havalara giriyoruz. Ama onun dediği gibi diyebiliyor muyuz ;

“Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
ister kafir ol, ister mecusi,
ister puta tapan ol yine gel,
bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel... ”

diye. İnsanları olduğu gibi kabullenip, olamadıklarından dolayı hoş görebiliyor muyuz? Evet diyebiliyorsanız helal olsun size daha ne diyeyim.
              

16 Aralık 2012 Pazar

Amaçsız bir pazar yazısı daha

Düşündüm ki blog dediğin ne abi, havadan sudan şeyler yazmak değil mi amaç, niye kasıyorsun kendini bu kadar? Ama aslında durum öyle değil, yani hava-su önemli şeyler. Bak hava kirleniyor, küresel ısınma falan diyorlar, sonra dünyadaki kullanılabilir su ne kadar ki azcık bişey, o yüzden bu tip önemli konulara girmemek lazım. Havadan sudan bahsetmek öyle az bilmekle olmuyor.

Havanın kapalı olduğu bir pazar günü göl manzaralı masamın başına bu duygularla oturdum ve yazasım geldi. Amaan ne yazarsam yazayım, nasılsa kimse okumuyor boş ver demedim işte. Böyle havalarda nedense 2. Dünya Savaşını konu edinen filmler izlemek ister canım. Savaşların hüzünlü hikayeleri olduğu muhakkak ama milletimiz o kadar savaşlar anlatmışken neden 2.Dünya Savaşı bilmiyorum işte. Alman hayranlığı mı vardır bende nedir bilemedim? Hani hayran olunmayacak gibi de değil galiba. Adamlar 2 büyük savaştan yenik ayrılmışlar, yinede dünyada söz sahibi olan ülkelerden biri. Üretiyorlar arkadaş.

Maksatım Almanları övmek değil bu yazıda. Halet-i ruhiyemi (doğru yazdım mı acaba) anlatmak. Böyle sıkıcı, durgun, yapacak çok şey olmasına rağmen tembellik duygumun tavan yaptığı günlerden birisi daha işte. Sobanın yanında oturup dışarıyı seyretmek, pazar programlarını izlemek daha bi zevk veriyor bana. Hüzünlü şarkılar dinlemek geliyor içimden. Mesela dünkü gazetelerden öldüğünü öğrentidiğim Ertuğ'un şu şarkısı:

Velhasılıkelam memlekette o kadar can sıkıcı gelişme varken böyle amaçsız konuları konuşmak daha az can yakıyor. Aklıma gelmişken söyleyeyim, savaş filmi falan izlemiycem. İyice kasvet çökmesin içime ama The X-Files izlerken bi kahve iyi gider be. Mutlu pazarlar...

Bi öneri: Haşmet Babaoğlu'nun pazar yazısı.


14 Aralık 2012 Cuma

Kadın ve Cami

Camilerimiz kadınlarımıza ne kadar uygun? Bugün yaşadığım bir olay aklıma getirdi aslında bu soruyu. Ülkemizdeki camilerin mimarisine ve cemaat kültürüne baktığımızda sanki kadının camide yeri yokmuş gibi algı uyandı bende. Biraz araştırdım ve öğrendim ki, Peygamber Efendimiz zamanında kadınlar camide erkeklerin arkasında saf tutar hatta Hz.Muhammed (s.a.v) e soru dahi sorarlarmış.

Halkımızda yanlış bir inanış var ki oda namahrem bir erkeğin kadını namaz kılarken görmesi erkeğin ve/ve ya kadının namazını bozar. Belki de sırf bu yüzden kadınlarımız kuytu köşelerde, caminin uhrevi havasından uzak yerlerine atılmış bir şekilde namaz kılıyorlar. Ve belki de bundandır artık camilerimizde sadece teravih namazlarında onları görebilmemiz (daha doğrusu alt katta oldukları için göremememiz).

İnanış oturmuş değiştirmek zor tamam, hadi erkeklerin arkasında saf tutmasın kadınlar ama örneğin caminin üst katında, hemde tecrit edilmişcesine perdelerin arkasına hapsolmadan gelsinler camide kılsınlar, isterlerse 5 vaktin her birini.

Yaşadığım şehirde ki camiden dem vuruyorum. Alt kat kadınlar için düzenlenmiş, güzel. Fakat öyle bir düzenleme ki maneviyattan uzak kılacak ne varsa insanı hepsi bir arada. (Belki de biraz abartıyorum yine de kendilerine sormak lazım tabi). Onu da geçtim, diyelim ki tam secdedeyken elektrik kesildi ne olacak? İmamın sesi nasıl duyulacak? E hadi üst kata alalım desek onları o kadar insan nasıl çıkacak üst kata? Merdiveni uygun yerde mi? Belki benim anlattığım cami küçük düzenlemelerle uygun hale gelebilir ama kaç camiyi bu şekilde düzeltmek mümkün?

Kadınların camiden uzaklaşmasının Osmanlı döneminde başladığı söyleniyor. Hatta o zaman erkeklerin buluşma noktası camiyken kadınların ki hamammış. Hamamda toplanırlar, sohbet-dedikodu ederler, oğullarına kız bulurlar, ibadetlerini de orda yaparlarmış. Muhtemelen akıllının biri şöyle düşünmüş: "Hadi onları camiye soktuk, ya cami kadınlar hamamına dönerse?!" O yüzden belki de bilerek böyle planlandı camiler işin o yönüne de bakmak lazım sanırım.

Sahi, hamama döner mi acaba? :)

10 Aralık 2012 Pazartesi

Düz



"Düz Adam Sami" den daha da düz adam olduğumu düşünüyorum. Sıkıcı, muhabbeti çekilmez, romantizmden falan anlamayan, insanlardan kaçan, konuşmayı bilmeyen birisi... Belki daha fazlası da var. Kendimden bile sıkılıyorum bazen. Bir de hani bazen nedenini bilmediği durgunluk hali olur ya üstünde insanın, öyle bir hal var ki üstümde sormayın gitsin.

Aslında her şeyin sebebi olmalı ve mantıksız da olsa açıklaması. Saat sarkacı gibi mutlulukla mutsuzluk arasında gidip geliyor yüreğim. Ama ne sebebi ne de açıklaması var. Garip.

Düşünmüyor değilim mutsuz olmak şükretmeyi bilmemekten midir acaba? Aslında benim halime mutsuz denmez, çünkü bence mutsuzluk hayatımızda ki memnun olmadığımız yönlerimizin toplamıdır. Ve o toplam memnun olduklarından fazlaysa o zaman mutsuz olursun. Şöyle bir tartıyorum terazide hangisi ağır diye. Sanırım çok ince bir çizgide yürüyorum ve ayağım iki tarafa da değiyor. Yani terazinin kefelerinden birine kelebek konsa dengeyi değiştirir. O derece hassas bir dengeden bahsediyorum. Hâl böyle olunca hayatımda ki ufacık tatsızlık çekilmez biri kılabiliyor beni. İşte o zaman Düz Adam Sami'den bile daha düz oluyorum. Dümdüz hemde.

2 Aralık 2012 Pazar

Güller



 

Sabah uyanıp pencereden baktığımda  gördüğüm manzara hoşuma gidiyor. Dışarda Karadeniz’ den bozma dalgalı bi göl, rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü*, evlerin bacalarında ordan oraya savrulan duman ve adım adım yaklaşan kış var. Doğduğum, büyüdüğüm, hayatımı idam ettiğim şehir. Seviyorum bu şehri. Ama her şey kararında güzel.

Uzaktayken buralara gelmek için can atardım. Geldiğimde, ciğerlerimi patlatırcasına çekerdim havasını içime. Şimdilerde sıkıldım galiba. Bilmem kış geliyor da ondan, bilmem yapacak pek az şey olduğundan. Yalnızlık mı? Yok ona alışığım, pek çoğul olmadım zaten ben, yalnızlıkta sorun yok hatta evcimen mi derler var ya öyle bir tabir, işte ondanımdır. Evi de severim ama ciddi ciddi sıkıldım bu sefer burdan.

Yaşamak için yeni yerler arıyorum. Büyük kentlerden korkarım nedense. Her yere yürüyerek gidebileceğim ilçe ayarında şehirler işimi görür. Denizi olmalı ama.  Sabah sahilde kahvaltımı yapabileceğim çay bahçesi, kahvaltıdan sonra kitabımı okuyabileceğim kafesi muhakkak olmalı. Merhabalaşacak kadar tanındığım ama gelip masama oturacak kadar samimi olmadığım insanları olmalı. Yürümek istediğinde canım, kalabalıklar arasında rahatça kaybolabileceğim caddesi hatta. Hatta ve hatta en azından 3.ligde bir takımı olmalı. Atkımı formamı alıp maçlara gitmeliyim ev sahibi olduğumuz haftalarda, öğleden sonraları saat 2 civarı. Maç günleri tüm şehir benim gibi olmalı ki fark edilmesin yalnızlığım. Benim gibi, formalı atkılı…

Maç olmadığı haftalarda sinemaya ve ya tiyatroya gitmeliyim. Pazar günleri oltamı alıp balığa da gidebilirim, o da olur. En kötü ihtimalle sahilde dolanırım montumun yakalarını kaldırıp, dalgalara dokunurum. Yağarsa yağmur şemsiyeyle yağmurda dolanırım. Onu da severim aslında.  Dışarıda kendime yemek ısmarlayıp soğuk evime dönerim akşama doğru. Tavanı akıttığı için salonun ortasında mavi bir leğen olan evime. Gece gezmelerini sevmem.  Kış geliyor ya şimdi soğuktur orda havalar. Doğalgazlıysa evim battaniyeyle idare ederim şimdilik. Malum tek başına geçinmek zor. Hele kar başlasın bakarız bir çaresine.

Ait olduğu yerden bıkar mı insan? Bıkıyor işte. Yaz olsa bahçemde ki gülleri sular, diplerini kazardım. Vakit geçerdi bir şekilde. Dostlarımda olurdu buralarda. Yanlarındayken susardım ama anlaşırdık yinede. Şimdi gidebilsem keşke burdan. Özleyince gelirdim. Acelem yoktu hiç. Hele geçseydi mevsimler. Havalar ısınsaydı. Beni çağırsaydı güller. Ah güller… Kış geliyor, bir daha da açmaz güller.**


*: Bahattin Karakoç-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
**: Kahraman Tazeoğlu-Ömrümün Virgülü

29 Kasım 2012 Perşembe

Mukadderat

Eski mesele ama ben yeni gördüm; çok güldüm.
Özellikle sondaki teyzeler harika zaten onların hatırına burda bu video:




Kader bu kadaamış...

1-0


Skor ve oynanan futbol tatmin etmedi. Pendikspor’ un direkten dönen topu dışında pek karşılık verebildiği söylenemez. Tek kale bir maç oynandığı da söylenemez aslında; kalesiz oynandı sanki, Pendikspor yarı alanında bir yerlerde. Top hakimiyeti genelde Fenerbahçe' deydi ama bence özellikle ilk yarıda Pendiksporlular iyi alan daralttı. Kanatlardaki Topuz ve Krasic etkisiz olunca savunmayı açamadık ve kısır bir maç oldu.

Sezer belli ki futbol oynamayı özlemiş. Ayağında çok top tutuyor. Biraz daha basit oynasa hücumda daha etkili olabilirdik. Bir biri ile oynama alışkanlığı olmayan kadrodan mükemmel futbolda beklenemezdi zaten. Tabi Pendikspor kendini kanıtlama çabasında, dirençliler. Sezer’ in şutlarında direkten dönen toplar kaleye girse çok daha güzel olacaktı ama yinede 13 yıllık kamburu sırtımızdan attık sanırım.

Dün başlığı milat olarak atmıştım.  Aykut Hoca’nın da miladı vardı onu unutmuşum bak. Sahi biz Yeni Malatyaspor’ a da yenilmiştik. Neyse, Allah yenilerinden esirgesin.

28 Kasım 2012 Çarşamba

Milat


Bu yazı uzuuun araştırmaların ürünü olarak yazılmadı. Biraz istatistiklere baktım yalan değil ama genel olarak aklımda ne kaldıysa onla yazdım. Yanlış hatırladıklarım için şimdiden af ola.

Hani denize atladığınızda ayaklarınızı dibe vurarak güç aldıktan sonra yukarı doğru çıkmaya başlarsınız ya, işte 1999-2000 sezonu, Fenerbahçe’nin dibe vurup yeniden su yüzüne çıkmaya başladığı sezondur. O sene 3 teknik direktör değiştirmiş, ligi Gaziantepspor’un gerisinde 4. olarak bitirmiş dahası en büyük rakibi Galatasaray Avrupa’da şampiyon olurken kendisi 2. lig takımı Pendikspor’a Türkiye Kupasında elenmiştir Fenerbahçe. Şüphesiz sezonun akılda kalan en önemli olayı da budur.

Rıdvan Dilmen’ in 5. haftadaki istafasından sonra takımın başına geçen Z.Zeman “Pendik Faciası” nın tek sorumlusu değildir bence ama bu maçtan sonra kendisine 1 ay daha katlanılıp,o da görevden alınmıştır. Bu sezon aynı zamanda Galatasaray’ın son Kadıköy galibiyetini aldığı yıldır. Hatta sezonun 2. devresinde Teknik Direktörümüz Turhan Sofuoğlu yönetiminde 1-0 aldığımız maçı hatırlayanlar için Samuel Johnson’un frikik golünü unutmak mümkün de değildir. Hani sezonun acılarını dindiren golü. Bu sezondan sonra Mustafa Denizli ile başlayan yüzeye çıkış çabası Daum'la tamamlanmış, karaya çıkış denemesi Aykut Kocaman’ la devam etmekte(!) şimdilerde. Bir ara Zico’yla ayağımız kuma değer gibi oldu ama o ayrı konu girmeyelim şimdi.

Yazıyı yazma sebebim yine Türkiye Kupasında ki bu sezonki eşleşmedir. Bu sefer maç Şükrü Saracoğlu Stadında. Konuk Pendikspor şimdilerde 2. Ligde.  Kademe olarak 3. lig ama. Süper Lig değil, 1. Lig değil, 2. Lig Kırmızı Grup yani. Kupanın en ilgi çeken eşleşmesi. Bir Fenerbahçe-Galatasaray eşleşmesi sıradan olurdu bence. Bu çok güzel, çok farklı oldu. Şahsen taraftarın stadı, normal kupa maçlarına oranla daha fazla dolduracağını düşünüyorum. Muhtemelen ev sahibi yedek kadroyla çıkacak. Yine de yeni bir “facia” olması çok zor ama ne olur ne olmaz. İşte futbol bu yüzden izleniyor.  Yalnız yeni bir Pendik yenilgisini de kaldıramaz bu bünye. Aman diyeyim Aykut Hoca.

13 yıl önce ki Pendikspor’a elendiğimiz o sezon milattır Fenerbahçe için. Bakalım bu sefer ki nelere gebe. Yarın maçtan sonra görüşmek üzere inşallah.

24 Kasım 2012 Cumartesi

24 Kasım




“Bugün 24 kasım. Kar yok daha buralarda. Yağmaya bir başlarsa işim zor. Her gün 1 km yürüyorum okula. Sonra evime gitmek için 1 km daha. Ben sobayı yakıyorum, sınıfı temizliyorum, zili çalıyorum… Hayır, hademe değilim ben; öğretmenim. Sınıf öğretmeniyim, köy öğretmeni.

18 tane öğrencim var bir kısmı Türkçe bilmiyor. Derdimi bile anlatamıyorum. Atatürk’ü nasıl anlatıcam? Nasıl kurtulacak bu çocuklar cehaletten? Sevdiremezsem ülkemizi nasıl korurum dağdakilerden. Dağdakiler demişken, dün komşu köy okulunu basmışlar yine. Meslektaşımı alıp götürmüşler. Diyorlar ki en kolay meslek öğretmenlik. Bizim can güvenliğimiz bile yok siz ne diyorsunuz.

Ben öğretmenim, hademeyim, anneyim babayım öğrencilerime. Ben bir insanım yapayalnız, çok uzaklarda bir yerlerde…”

Tüm öğretmenlerimizin öğretmenler gününü kutluyorum. Bu yazı Van’daki kardeşimin özelinde tüm öğretmenlere ithaf olunur. Saygılarımla.

23 Kasım 2012 Cuma

Lazio tribünleri



Fotoğraf dün gece oynanan Lazio-Tottenham maçından; Lazio'nun kale arkası tribünlerinden. İkisi de taraftarı olduğum kulüptür ama Lazio daha bi ağır bastı şimdi.

Hadi bunu açıklayın AS Romalılar...

22 Kasım 2012 Perşembe

Lâl


Daha önce de böyle olmuştu bana. Yazamıyorum. En çok yazmak istediğim zamanlardan biri bugünler. İçimden öyle geliyor ama yok, usumda ordan oraya koşturan kelimeleri yakalayıp da anlamlı bir cümle oluşturamıyorum.

Takip ettiğim blogları açıp baktığımda her gün, yeni bir şey bulamamışsam çok üzülürdüm. Hâlâ öyleyim aslında ama artık buna anlam verebiliyorum. Zaten twitter çıktı çıkalı mertlik bozuldu kardeşim, millet yazıyor oraya birkaç cümle bişey ve işlem tamam, kim uğraşır blogla?

Blogla uğraşılır da dişe dokunur yazılar yazmak zor. Yani buraya koyduğunuz yazı okuyucuyu şaşırtmalı, memnun etmeli, tekrar tekrar okutmalı belki kendini. Hatta yeni şeyler yazılsa da okusak dedirtmeli. O yüzden daha seçici davranmak zorunda kalıyorum buraya yazmadan evvel. Dahası bu siteyi açmadan yazmayı düşündüğüm bazı konuları da yazamıyorum ilgi çekmez diye. İlgi çekeceğini düşündüklerimi de elime yüzüme bulaştırırım korkusu taşıdığımdan yazamıyorum. E biraz da iş güç derken, yoğunlaşamıyorum. Anlayacağınız lâl oldum bu ara.

Arkaya dönüp baktığınızda burada var olan yazılar bahsettiğim özellikleri taşıyor mu sizce bilmem. Ama yazılması gerekiyordu onların. Mesela “inci” olsa ne olur olmasa ne olur demeyin. Onun da bir anlamı var. Sırası gelecek inşallah. Durun bakalım.

Ha bide; bu yazıları kimseler okumuyor, hayatımdaki birkaç iyi insanın haricinde. Ben öyle istedim (şimdilik). Çünkü yazmak memnun ediyor beni. Kaç kişinin okuduğunun önemi yok ki. 

17 Kasım 2012 Cumartesi

Cumartesi





Yine hafta sonu. Dışarıda buz gibi bir cumartesi var. Geçen pazartesiyi hatırlıyorum. İşe gidip odamın kapısını açarken ki halimi. Ne çabuk geçiyor zaman. İnsan yaşlanmaya başlayınca zaman da çabuk geçermiş. Yok canım yaşlanmış olamam ama bu alelacele geçen zamanın da bi açıklaması olmalı. Hatta dökülen saçlarımın.

Aslında kışı seviyorum, yine de bu kadar soğuk fazla. Okul ve askerlik devresinde genelde yakın çevrede dolandığım için fazla soğuk koşullarda bulunmadım. Daha kar yağmamışken bile bu kadar üşüyor olmam garip. Al işte yaşlanmanın bir belirtisi daha.

Fizikî olarak olmasa da ruhen beni yaşlandırmayan, hiç büyümeyen bir çocuk var içimde. Ordan oraya koşan devamlı fm oynayan. Sıra ödev yapmaya geldiğinde de ağlayıp sızlayan tembel çocuk. Yaşlandığımı iddia edemem o yüzden. Sadece yorgunum. 2006’dan beri yaz-kış doğru dürüst tatil yapamadım. Sıkıldım. Şöyle uzaklarda bir yerde tatile ihtiyacım var. Sırt çantamı alıp Karadeniz taraflarına doğru, tabiatın kucağına, hem de otostopla gidebilmeyi hayal ediyorum. Telefon falan da olmayacak yanımda.(Yalnız birisi gelebilir O’na izin var) Öyle sessiz sedasız, kıyamet kopsa haberimin olmayacağı bi tatil düşlüyorum da nasıl gidicen, iş var. Mecburen iptal.

Uzun lafın kısası olmazmış ama şu an yapabileceğim tek şey içimde ki çocuğu, kömür kokulu şehrimde gezdirebilmek bu hafta sonu. Şöyle ayazı içime çeke çeke gölün tadını çıkartabilmek. Çocuk ve ben. Ne güzel değil mi?

( Burada olamayan dostlarım için bu yazı. Bulunduğunuz yerde iyi olun, hepinize mutlu hafta sonları…)

16 Kasım 2012 Cuma

Gazze





Micheal Heart - We Will Not Go Dow


Aslında söylenmesi gereken şeyler var ama ne diyeyim şimdi. Müslüman ülkeler yahudileri suçluyor, hristiyanlarsa Hamas'ı. Biz kınıyoruz, amerika destekliyor israili. İstediğimiz kadar yürüyelim meydanlarda, lanet yağdıralım, onların dediği olur her hâlukarda. Mesala AB dışıişleri bakanı catherine ashtona göre israilin kendini korumaya hakkı varmış. Tabi canım korusun kendini bakarsın Hamas kimyasal silah falan atar belli mi olur.

Katilin rengi belli ama suçlu Gazze (!). Hadi bakalım...

13 Kasım 2012 Salı

Geçmiş haftasonuna dair bir kaç kelam


Aslında çok güzel 1 veya 2 (belki de daha çok) hafta sonu yazısı yazmak istiyordum. Fakat çok kötü bir hafta sonu geçirmem dolayısıyla, pazartesi sendromunun ertesinde bu yazıyı yazasım geldi.

Cumartesi önemli bir gündü 10 kasım olması münasebetiyle. Saat 9.05’te siren sesine uyandım; sesi duyunca darbe falan oluyor zannettim de değilmiş. Sonra aklım başıma geldi “la bugün 10 kasımdı” dedim ve uyumaya devam ettim. Çünkü yorgun ve uykusuzdum kalkamadım maalesef.  Neyse işte böyle bir günde kendimce Atatürk’ü anlatacak sözler söylemeye niyetliydim. Aslından Atatürk’ten ziyade Mustafa Kemal’i. Yani onun devlet adamlığını, askerliğini değil de özel hayatından bazı şeyler söylemek istedim. Aşklarını, sevdiği şarkıları… Yani öyle çok baş ağrıtmayacak şeyleri. Çünkü işin Atatürk tarafına girince neresinden tutsam elimde kalacağını biliyorum. 

Kimse kimseyi sevmek zorunda değil tamam. Yaptıklarını da beğenmiyor olabilirsiniz. Ama bu onun Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu olduğu gerçeğini değiştirmez. Sevmek ayrı, saygı duymak ayrı, sırf bu yönüyle bile saygı duyulması gereken biri belki de. Hem de bütün dünya ona hayranken. Derler ki Atatürk din düşmanıydı, valla bilmiyorum ama ben hâlâ Müslümanım ve dinimi istediğim gibi yaşayabiliyorum. Bilmiyorum O (ve tabii ki silah arkadaşları ve de savaşan, şehit düşen milletimiz) olmasa Müslüman kalabilir miydim, ya da ben, ben olabilir miydim? Bence Atatürk din değil teokrasi düşmanıydı. Dini bütün bir Müslüman mıydı? Orasına karışmam.

Yanlııız; (bakın burası önemli) şunu belirtmezsem yanlış anlaşılabilirim; bazı insanlar onu tapınma derecesinde benimsemişler, bu zihniyeti anlayamamakla birlikte bu kişileri kınıyorum. Bu “Kemalistlik” olamaz diye düşünüyorum, şayet kendisi ilahlaşmak isteseydi, bence cumhuriyeti getirmez, padişah olurdu devletin başına. O gün hiç bilmediği, tanımadığı cumhuriyeti benimseyen bu halk onun padişahlığına hayır der miydi? Ben işte buna karşıyım, onu ilahlaştırmaya, hataları kendine kalsın, eğer memlekete zararı varsa o tartışılır. O kısmı tarihçilere bırakalım.

Tartışma sürer gider; neyse… İşin Atatürk tarafına girdiğimin farkındayım. Varsın olsun, zaten 10 kasım da değil bugün. Bu bahsi kapatırken son söz ondan olsun: “Beni olağanüstü bir kişi olarak yorumlamayınız. Doğuşumdaki tek olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdir.”

*  *  *

Aynı gün fazla geçmeden yine şehit haberleri alıyoruz… Vay arkadaş, ne iştir bu. 17 can… Sadece 17 mi? Bence değil. Geride kalanlar sağ mı yani? Anne, baba, kardeş, eşleri, evlatları sağ mı? Bunun üzerine hâlâ asılsın mı asılmasın mı tartışması? İdam gelirse AByi unutacakmışız. Öyle diyor ABnin genişlemeden sorumlu elemanı bilmem kim. Sahi alacak mıydınız bizi İslam düşmanı AB ye? Tüh giremiyoruz görüyor musun? Olsun biz girene kadar bakalım siz kalacak mısınız?

Kendimi sevmiyorum. Daha doğrusu bu huyumu sevmiyorum. Aklımın ermediği şeylere karışıyorum ya onu. Hay kopası dilim. O zaman sona doğru biraz da bildiğim şeylerden konuşalım. Roma derbisi vardı geçtiğimiz pazar. Laziomuz kazandı çok memnun olduk. Evet Lazio taraftarıyız ama öyle siyasi ideolojiler dolayısıyla falan değil. Öylesine. Akşamında da Fenerbahçe’nin önce ki maçlarına nispeten iyi oyunu ve aldığı galibiyet pazar gecemizin neşesi oldu. İşte bunu istiyorum ben. Kötü oynayarak 2-3 maç kazanabilirsin ama iyi oynayarak 2-3 maç kaybedersin en fazla.

Planlarımı ertelediğim yağmurlu bir hafta sonundan aktaracaklarımız bu kadar. Şimdi bu yazı ne kattı size/bize. Ne öğrendik. Belki hiç bişey ama içimizden geçenleri susarsak ne yazarız buraya?