Tam olarak ne zamandı bilemedim şimdi. Yaklaşık on yıl kadar önceydi. Lisedeydik o zamanlar. Yine böyle bir yılbaşı akşamı nevaleyi gündüzden toparladık akşama yılbaşı kutluycaz arkadaşlarla hatta arkadaştayız o gece, muhabbet sağlam olacak. Gerçi ben oyunbozanlık eder erkenden uyurdum. Sevmezdim öyle geç yatmayı, ki hâlâ da öyleyimdir.
Akşam okuldan minibüsle dönüyoruz. Yolda kaza olmuş. Kamyonet kamyona arkadan çarpmış. Kenara çekmişler araçları. Yol kapalı tabi trafik rahat işlemiyor. Biz o ara minibüsün camlarına yapışıp kaza mahalini izliyoruz. Sonra kamyoneti görüyoruz. Şoförü çıkartamamışlar sıkıştığı yerden. Velhasılı yılbaşı akşamı eve ekmek götürme derdinde ki o adam can veriyor orda yeni yılı göremeden. Dahası eşi ve çocukları bekliyor belkide onu. Söz veriyor kızına sabah evden çıkarken. "Söz" diyor "Söz sana bu yılbaşı birlikteyiz. Kestane koyucaz sobanın üstüne, hindi falan alamayız kızım paramız yok. Bugün de çalışıp para kazanıcam. Akşama çikolata getiricem sana söz." Parası ona yetiyor çünkü ancak o kadar, olduğu kadar. Bizler geçip gidiyoruz ordan. Her şey geride kalıyor. Ölenden kalandan bize ne sabahlara kadar eğlenelim hadi, çünkü bu gece yılbaşı.
O kız hâlâ bekliyor mudur babasını bilmem. Öyle bi kız çocuğu var mıdır onu da bilmiyorum. Çünkü o aracın içindeki beyaz çarşafın altında ki cesetten sonrası kurmaca bir hikaye. Bu akşam işten gelirken aklıma geldi birden on yıl öncesi ve yazmak istedim. Yani aslında yeni yıldan sağlık, mutluluk, aşk ve türevlerini diliyoruz ya Allah huzur versin gerisi boş. Artık ne koyarsanız o huzur sepetine.
Baharatlı cipsimi yiyip yatıcam biraz sonra. Sonrası tatil. İşte benim için yılbaşının anlamı bu: Tatil. Huzur ne anlam ifade ediyorsa sizin için, Allah size huzurlu bir yıl nasip etsin. Ve eğer sevdiklerinizle beraberseniz şükredin. Yeni yılda görüşmek üzere.
31 Aralık 2012 Pazartesi
30 Aralık 2012 Pazar
İzmir
Epeydir yazmadığımı fark ettim. Hani çok sevdiğiniz ve
sahiplendiğiniz bir şeyi kaybedersiniz ve
hevesiniz kırılır sonra, ondan mıdır nedir yazasım yok ne zamandır.
Belki yeni yazılar bekleyenler vardır diye e birazda silkelemek için ölü
toprağımı üzerimden, bir şeyler söylemek geldi yine içimden.
"Dün dünde kaldı cancağızım, şimdi yeni şeyler söylemek lazım" bi bakıma. Sonra yeni yaralara yer açmak lazım birazda. Malum insan aynı aycıyla sürekli yaşayamaz. Alışır, yenilenir. Allah böyle yaratmış bizi. Acılarımız geçer, kabuk bağlar yaralarımız. Kabuk kopar ama izi kalır orda. Belki de vucüdumuzun önemli bir özelliğidir bu. Unutmamak için o yaranın sebebini, izini hiç silmez kendisinden. Unutmamak güzeldir aslında. İnsan o kadar da vefasız olmamalı. Ne olursa olsun. Yani "Yapma ne olursun" deyemeye getirip de anlatamıyorsan kendini ne olursa olsun, ne fark eder.
"Sen bilirsin deyince kızardın hep
Sen bildin bu sefer
Ve ben sana kızdım"
diyor ünsüz bir şair. Sonra adındaki ünsüz harflerle İzmir'i getiriyor akılına.Belki de bundandır İzmir'i İstanbul'dan daha fazla sevmesi. İzmir'i özlemesi seni özlermiş gibi...
Bu yazı çok uzayacak. Muhtemelen kimse anlamayacak ne yazdığımı. Okurken sıkılacaksınız. Onun için son bir yazı daha kaldı sonra kapatıcam bu bahsi. Unutucam demiyorum. "yeni şeyler söylicem" kanamamak ve özlememek için İzmir'i. İzmir çook uzakta şimdi.
Öneri: Mustafa Ceceli-Dünyanın Bütün Sabahları
"Dün dünde kaldı cancağızım, şimdi yeni şeyler söylemek lazım" bi bakıma. Sonra yeni yaralara yer açmak lazım birazda. Malum insan aynı aycıyla sürekli yaşayamaz. Alışır, yenilenir. Allah böyle yaratmış bizi. Acılarımız geçer, kabuk bağlar yaralarımız. Kabuk kopar ama izi kalır orda. Belki de vucüdumuzun önemli bir özelliğidir bu. Unutmamak için o yaranın sebebini, izini hiç silmez kendisinden. Unutmamak güzeldir aslında. İnsan o kadar da vefasız olmamalı. Ne olursa olsun. Yani "Yapma ne olursun" deyemeye getirip de anlatamıyorsan kendini ne olursa olsun, ne fark eder.
"Sen bilirsin deyince kızardın hep
Sen bildin bu sefer
Ve ben sana kızdım"
diyor ünsüz bir şair. Sonra adındaki ünsüz harflerle İzmir'i getiriyor akılına.Belki de bundandır İzmir'i İstanbul'dan daha fazla sevmesi. İzmir'i özlemesi seni özlermiş gibi...
Bu yazı çok uzayacak. Muhtemelen kimse anlamayacak ne yazdığımı. Okurken sıkılacaksınız. Onun için son bir yazı daha kaldı sonra kapatıcam bu bahsi. Unutucam demiyorum. "yeni şeyler söylicem" kanamamak ve özlememek için İzmir'i. İzmir çook uzakta şimdi.
Öneri: Mustafa Ceceli-Dünyanın Bütün Sabahları
21 Aralık 2012 Cuma
Sensiz
Hani derler ya ben sensiz yaşayamam diye
İşte ben onlardan değilim
Ben sensiz de yaşarım;
Ama seninle bir başka yaşarım...
Nazım Hikmet Ran
İşte ben onlardan değilim
Ben sensiz de yaşarım;
Ama seninle bir başka yaşarım...
Nazım Hikmet Ran
Çukur
Bilerek mi yanına almadın giderken
Başının yastıkta bıraktığı çukuru
Güveniyordum oysa ben sevgimize
Vapur iskelesi ya da
Tren istasyonundaki saatin
Doğruluğu kadar.
Beni senin gibi bir de annem terk etmişti
Ki göbeğimde durur
Onun yokluğundan bana kalan
Çukur.
Sunay Akın
Başının yastıkta bıraktığı çukuru
Güveniyordum oysa ben sevgimize
Vapur iskelesi ya da
Tren istasyonundaki saatin
Doğruluğu kadar.
Beni senin gibi bir de annem terk etmişti
Ki göbeğimde durur
Onun yokluğundan bana kalan
Çukur.
Sunay Akın
20 Aralık 2012 Perşembe
Yas
bugün iş falan istemiyor canım,
dışarda kar var ve fırtına,
ve de hasta olmuş içimdeki çocuk
sanki oyuncağı alınmış gibi elinden,
yasta...
dışarda kar var ve fırtına,
ve de hasta olmuş içimdeki çocuk
sanki oyuncağı alınmış gibi elinden,
yasta...
İroni
Yalnızlıkla aramız hiç bozulmadı bizim. Sağ olsun beni hiç yalnız bırakmadı. Ama sensizlik; o başka işte onu becerebilir miyim bilmiyorum bak. Bi denmek lazım.
Hatırlarsın ilk acıttığında içimi "kalbim zaten tuzla buz daha neyini kıracaksın" demiştim. Şimdi ki başka ama.
Özenle toplayıp o parçaları, tek tek yapıştırdıktan sonra ustaca bir sakarlıkla düşürdün elinden kalbimi. Ve şimdi gidiyorsun kırıklarıma basa basa. Aman canın yanmasın, ben kıyamam ki sana, sen "bize" kıymışken bile. Canın sağ olsun demek bir ironi midir saçlarımdan bile kan damlarken.
Yine de sen git karlı bir aralık sabahı, mayalanmış kıyamete 1 kala. Vicdanın rahat uyu. Ben toplarım senden arta kalanları itinayla.
Hatırlarsın ilk acıttığında içimi "kalbim zaten tuzla buz daha neyini kıracaksın" demiştim. Şimdi ki başka ama.
Özenle toplayıp o parçaları, tek tek yapıştırdıktan sonra ustaca bir sakarlıkla düşürdün elinden kalbimi. Ve şimdi gidiyorsun kırıklarıma basa basa. Aman canın yanmasın, ben kıyamam ki sana, sen "bize" kıymışken bile. Canın sağ olsun demek bir ironi midir saçlarımdan bile kan damlarken.
Yine de sen git karlı bir aralık sabahı, mayalanmış kıyamete 1 kala. Vicdanın rahat uyu. Ben toplarım senden arta kalanları itinayla.
17 Aralık 2012 Pazartesi
Arûs
Malumunuz üzere bugün Şeb-i Arûs törenleri var Konya’da.
Gerçi 7 Aralıktan beridir Mevlana
Haftası çerçevesinde çeşitli etkinlikler vardır ama bugün artık siyasiler orada
olacak, sema gösterileri yapılacak, Yılmaz Erdoğan “Etme” şiirini okuyacak
falan filan... Böylece Mevlana Celaleddin Muhammed Rumi’nin Hakk’a yürüyüşünü
anmış olucaz. Hatta facebookta twitterda O’nun sözlerini yazıp duvarımıza,
Mevlana Felsefesini sahiplenicez. Ne mutlu bize.
Ama aslında (bende dahil) yazıklar olsun bize. İşte bu
kadar kolay zannediyoruz O’nu anlamayı. Ezberlediğimiz sözlerinden bir kaçını
da orda burada söylediysek hele sanki Mevlana’yla halvet etmiş gibi havalara
giriyoruz. Ama onun dediği gibi diyebiliyor muyuz ;
“Gel, gel, ne
olursan ol yine gel,
ister kafir ol, ister mecusi,
ister puta tapan ol yine gel,
bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel... ”
ister kafir ol, ister mecusi,
ister puta tapan ol yine gel,
bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel... ”
diye. İnsanları olduğu gibi kabullenip, olamadıklarından
dolayı hoş görebiliyor muyuz? Evet diyebiliyorsanız helal olsun size daha ne
diyeyim.
16 Aralık 2012 Pazar
Amaçsız bir pazar yazısı daha
Düşündüm ki blog dediğin ne abi, havadan sudan şeyler yazmak değil mi amaç, niye kasıyorsun kendini bu kadar? Ama aslında durum öyle değil, yani hava-su önemli şeyler. Bak hava kirleniyor, küresel ısınma falan diyorlar, sonra dünyadaki kullanılabilir su ne kadar ki azcık bişey, o yüzden bu tip önemli konulara girmemek lazım. Havadan sudan bahsetmek öyle az bilmekle olmuyor.
Havanın kapalı olduğu bir pazar günü göl manzaralı masamın başına bu duygularla oturdum ve yazasım geldi. Amaan ne yazarsam yazayım, nasılsa kimse okumuyor boş ver demedim işte. Böyle havalarda nedense 2. Dünya Savaşını konu edinen filmler izlemek ister canım. Savaşların hüzünlü hikayeleri olduğu muhakkak ama milletimiz o kadar savaşlar anlatmışken neden 2.Dünya Savaşı bilmiyorum işte. Alman hayranlığı mı vardır bende nedir bilemedim? Hani hayran olunmayacak gibi de değil galiba. Adamlar 2 büyük savaştan yenik ayrılmışlar, yinede dünyada söz sahibi olan ülkelerden biri. Üretiyorlar arkadaş.
Maksatım Almanları övmek değil bu yazıda. Halet-i ruhiyemi (doğru yazdım mı acaba) anlatmak. Böyle sıkıcı, durgun, yapacak çok şey olmasına rağmen tembellik duygumun tavan yaptığı günlerden birisi daha işte. Sobanın yanında oturup dışarıyı seyretmek, pazar programlarını izlemek daha bi zevk veriyor bana. Hüzünlü şarkılar dinlemek geliyor içimden. Mesela dünkü gazetelerden öldüğünü öğrentidiğim Ertuğ'un şu şarkısı:
Velhasılıkelam memlekette o kadar can sıkıcı gelişme varken böyle amaçsız konuları konuşmak daha az can yakıyor. Aklıma gelmişken söyleyeyim, savaş filmi falan izlemiycem. İyice kasvet çökmesin içime ama The X-Files izlerken bi kahve iyi gider be. Mutlu pazarlar...
Bi öneri: Haşmet Babaoğlu'nun pazar yazısı.
Havanın kapalı olduğu bir pazar günü göl manzaralı masamın başına bu duygularla oturdum ve yazasım geldi. Amaan ne yazarsam yazayım, nasılsa kimse okumuyor boş ver demedim işte. Böyle havalarda nedense 2. Dünya Savaşını konu edinen filmler izlemek ister canım. Savaşların hüzünlü hikayeleri olduğu muhakkak ama milletimiz o kadar savaşlar anlatmışken neden 2.Dünya Savaşı bilmiyorum işte. Alman hayranlığı mı vardır bende nedir bilemedim? Hani hayran olunmayacak gibi de değil galiba. Adamlar 2 büyük savaştan yenik ayrılmışlar, yinede dünyada söz sahibi olan ülkelerden biri. Üretiyorlar arkadaş.
Maksatım Almanları övmek değil bu yazıda. Halet-i ruhiyemi (doğru yazdım mı acaba) anlatmak. Böyle sıkıcı, durgun, yapacak çok şey olmasına rağmen tembellik duygumun tavan yaptığı günlerden birisi daha işte. Sobanın yanında oturup dışarıyı seyretmek, pazar programlarını izlemek daha bi zevk veriyor bana. Hüzünlü şarkılar dinlemek geliyor içimden. Mesela dünkü gazetelerden öldüğünü öğrentidiğim Ertuğ'un şu şarkısı:
Bi öneri: Haşmet Babaoğlu'nun pazar yazısı.
14 Aralık 2012 Cuma
Kadın ve Cami
Camilerimiz kadınlarımıza ne kadar uygun? Bugün yaşadığım bir olay aklıma getirdi aslında bu soruyu. Ülkemizdeki camilerin mimarisine ve cemaat kültürüne baktığımızda sanki kadının camide yeri yokmuş gibi algı uyandı bende. Biraz araştırdım ve öğrendim ki, Peygamber Efendimiz zamanında kadınlar camide erkeklerin arkasında saf tutar hatta Hz.Muhammed (s.a.v) e soru dahi sorarlarmış.
Halkımızda yanlış bir inanış var ki oda namahrem bir erkeğin kadını namaz kılarken görmesi erkeğin ve/ve ya kadının namazını bozar. Belki de sırf bu yüzden kadınlarımız kuytu köşelerde, caminin uhrevi havasından uzak yerlerine atılmış bir şekilde namaz kılıyorlar. Ve belki de bundandır artık camilerimizde sadece teravih namazlarında onları görebilmemiz (daha doğrusu alt katta oldukları için göremememiz).
İnanış oturmuş değiştirmek zor tamam, hadi erkeklerin arkasında saf tutmasın kadınlar ama örneğin caminin üst katında, hemde tecrit edilmişcesine perdelerin arkasına hapsolmadan gelsinler camide kılsınlar, isterlerse 5 vaktin her birini.
Yaşadığım şehirde ki camiden dem vuruyorum. Alt kat kadınlar için düzenlenmiş, güzel. Fakat öyle bir düzenleme ki maneviyattan uzak kılacak ne varsa insanı hepsi bir arada. (Belki de biraz abartıyorum yine de kendilerine sormak lazım tabi). Onu da geçtim, diyelim ki tam secdedeyken elektrik kesildi ne olacak? İmamın sesi nasıl duyulacak? E hadi üst kata alalım desek onları o kadar insan nasıl çıkacak üst kata? Merdiveni uygun yerde mi? Belki benim anlattığım cami küçük düzenlemelerle uygun hale gelebilir ama kaç camiyi bu şekilde düzeltmek mümkün?
Kadınların camiden uzaklaşmasının Osmanlı döneminde başladığı söyleniyor. Hatta o zaman erkeklerin buluşma noktası camiyken kadınların ki hamammış. Hamamda toplanırlar, sohbet-dedikodu ederler, oğullarına kız bulurlar, ibadetlerini de orda yaparlarmış. Muhtemelen akıllının biri şöyle düşünmüş: "Hadi onları camiye soktuk, ya cami kadınlar hamamına dönerse?!" O yüzden belki de bilerek böyle planlandı camiler işin o yönüne de bakmak lazım sanırım.
Sahi, hamama döner mi acaba? :)
Halkımızda yanlış bir inanış var ki oda namahrem bir erkeğin kadını namaz kılarken görmesi erkeğin ve/ve ya kadının namazını bozar. Belki de sırf bu yüzden kadınlarımız kuytu köşelerde, caminin uhrevi havasından uzak yerlerine atılmış bir şekilde namaz kılıyorlar. Ve belki de bundandır artık camilerimizde sadece teravih namazlarında onları görebilmemiz (daha doğrusu alt katta oldukları için göremememiz).
İnanış oturmuş değiştirmek zor tamam, hadi erkeklerin arkasında saf tutmasın kadınlar ama örneğin caminin üst katında, hemde tecrit edilmişcesine perdelerin arkasına hapsolmadan gelsinler camide kılsınlar, isterlerse 5 vaktin her birini.
Yaşadığım şehirde ki camiden dem vuruyorum. Alt kat kadınlar için düzenlenmiş, güzel. Fakat öyle bir düzenleme ki maneviyattan uzak kılacak ne varsa insanı hepsi bir arada. (Belki de biraz abartıyorum yine de kendilerine sormak lazım tabi). Onu da geçtim, diyelim ki tam secdedeyken elektrik kesildi ne olacak? İmamın sesi nasıl duyulacak? E hadi üst kata alalım desek onları o kadar insan nasıl çıkacak üst kata? Merdiveni uygun yerde mi? Belki benim anlattığım cami küçük düzenlemelerle uygun hale gelebilir ama kaç camiyi bu şekilde düzeltmek mümkün?
Kadınların camiden uzaklaşmasının Osmanlı döneminde başladığı söyleniyor. Hatta o zaman erkeklerin buluşma noktası camiyken kadınların ki hamammış. Hamamda toplanırlar, sohbet-dedikodu ederler, oğullarına kız bulurlar, ibadetlerini de orda yaparlarmış. Muhtemelen akıllının biri şöyle düşünmüş: "Hadi onları camiye soktuk, ya cami kadınlar hamamına dönerse?!" O yüzden belki de bilerek böyle planlandı camiler işin o yönüne de bakmak lazım sanırım.
Sahi, hamama döner mi acaba? :)
10 Aralık 2012 Pazartesi
Düz
"Düz Adam Sami" den daha da düz adam olduğumu düşünüyorum. Sıkıcı, muhabbeti çekilmez, romantizmden falan anlamayan, insanlardan kaçan, konuşmayı bilmeyen birisi... Belki daha fazlası da var. Kendimden bile sıkılıyorum bazen. Bir de hani bazen nedenini bilmediği durgunluk hali olur ya üstünde insanın, öyle bir hal var ki üstümde sormayın gitsin.
Aslında her şeyin sebebi olmalı ve mantıksız da olsa açıklaması. Saat sarkacı gibi mutlulukla mutsuzluk arasında gidip geliyor yüreğim. Ama ne sebebi ne de açıklaması var. Garip.
Düşünmüyor değilim mutsuz olmak şükretmeyi bilmemekten midir acaba? Aslında benim halime mutsuz denmez, çünkü bence mutsuzluk hayatımızda ki memnun olmadığımız yönlerimizin toplamıdır. Ve o toplam memnun olduklarından fazlaysa o zaman mutsuz olursun. Şöyle bir tartıyorum terazide hangisi ağır diye. Sanırım çok ince bir çizgide yürüyorum ve ayağım iki tarafa da değiyor. Yani terazinin kefelerinden birine kelebek konsa dengeyi değiştirir. O derece hassas bir dengeden bahsediyorum. Hâl böyle olunca hayatımda ki ufacık tatsızlık çekilmez biri kılabiliyor beni. İşte o zaman Düz Adam Sami'den bile daha düz oluyorum. Dümdüz hemde.
2 Aralık 2012 Pazar
Güller
Sabah uyanıp pencereden baktığımda gördüğüm manzara hoşuma gidiyor. Dışarda Karadeniz’
den bozma dalgalı bi göl, rahvan atlar
gibi ırgalanan gökyüzü*, evlerin bacalarında ordan oraya savrulan duman ve
adım adım yaklaşan kış var. Doğduğum, büyüdüğüm, hayatımı idam ettiğim şehir. Seviyorum
bu şehri. Ama her şey kararında güzel.
Uzaktayken buralara gelmek için can atardım. Geldiğimde,
ciğerlerimi patlatırcasına çekerdim havasını içime. Şimdilerde sıkıldım galiba.
Bilmem kış geliyor da ondan, bilmem yapacak pek az şey olduğundan. Yalnızlık mı?
Yok ona alışığım, pek çoğul olmadım zaten ben, yalnızlıkta sorun yok hatta evcimen
mi derler var ya öyle bir tabir, işte ondanımdır. Evi de severim ama ciddi
ciddi sıkıldım bu sefer burdan.
Yaşamak için yeni yerler arıyorum. Büyük kentlerden korkarım
nedense. Her yere yürüyerek gidebileceğim ilçe ayarında şehirler işimi görür. Denizi
olmalı ama. Sabah sahilde kahvaltımı
yapabileceğim çay bahçesi, kahvaltıdan sonra kitabımı okuyabileceğim kafesi
muhakkak olmalı. Merhabalaşacak kadar tanındığım ama gelip masama oturacak
kadar samimi olmadığım insanları olmalı. Yürümek istediğinde canım, kalabalıklar
arasında rahatça kaybolabileceğim caddesi hatta. Hatta ve hatta en azından 3.ligde
bir takımı olmalı. Atkımı formamı alıp maçlara gitmeliyim ev sahibi olduğumuz
haftalarda, öğleden sonraları saat 2 civarı. Maç günleri tüm şehir benim gibi
olmalı ki fark edilmesin yalnızlığım. Benim gibi, formalı atkılı…
Maç olmadığı haftalarda sinemaya ve ya tiyatroya gitmeliyim.
Pazar günleri oltamı alıp balığa da gidebilirim, o da olur. En kötü ihtimalle
sahilde dolanırım montumun yakalarını kaldırıp, dalgalara dokunurum. Yağarsa yağmur
şemsiyeyle yağmurda dolanırım. Onu da severim aslında. Dışarıda kendime yemek ısmarlayıp soğuk evime
dönerim akşama doğru. Tavanı akıttığı için salonun ortasında mavi bir leğen
olan evime. Gece gezmelerini sevmem. Kış
geliyor ya şimdi soğuktur orda havalar. Doğalgazlıysa evim battaniyeyle idare
ederim şimdilik. Malum tek başına geçinmek zor. Hele kar başlasın bakarız bir
çaresine.
Ait olduğu yerden bıkar mı insan? Bıkıyor işte. Yaz olsa
bahçemde ki gülleri sular, diplerini kazardım. Vakit geçerdi bir şekilde. Dostlarımda
olurdu buralarda. Yanlarındayken susardım ama anlaşırdık yinede. Şimdi gidebilsem
keşke burdan. Özleyince gelirdim. Acelem yoktu hiç. Hele geçseydi mevsimler. Havalar
ısınsaydı. Beni çağırsaydı güller. Ah güller… Kış geliyor, bir daha da açmaz güller.**
*: Bahattin Karakoç-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
**: Kahraman Tazeoğlu-Ömrümün Virgülü
29 Kasım 2012 Perşembe
Mukadderat
Özellikle sondaki teyzeler harika zaten onların hatırına burda bu video:
Kader bu kadaamış...
1-0
Skor ve oynanan futbol
tatmin etmedi. Pendikspor’ un direkten dönen topu dışında pek karşılık
verebildiği söylenemez. Tek kale bir maç oynandığı da söylenemez aslında; kalesiz oynandı sanki, Pendikspor yarı alanında bir yerlerde. Top hakimiyeti genelde Fenerbahçe' deydi ama bence özellikle ilk yarıda Pendiksporlular iyi alan daralttı. Kanatlardaki
Topuz ve Krasic etkisiz olunca savunmayı açamadık ve kısır bir maç oldu.
Sezer belli ki futbol
oynamayı özlemiş. Ayağında çok top tutuyor. Biraz daha basit oynasa hücumda
daha etkili olabilirdik. Bir biri ile oynama alışkanlığı olmayan kadrodan
mükemmel futbolda beklenemezdi zaten. Tabi Pendikspor kendini kanıtlama
çabasında, dirençliler. Sezer’ in şutlarında direkten dönen toplar kaleye girse çok daha güzel
olacaktı ama yinede 13 yıllık kamburu sırtımızdan attık sanırım.
Dün başlığı milat
olarak atmıştım. Aykut Hoca’nın da miladı
vardı onu unutmuşum bak. Sahi biz Yeni Malatyaspor’ a da yenilmiştik. Neyse,
Allah yenilerinden esirgesin.
28 Kasım 2012 Çarşamba
Milat
Bu yazı uzuuun
araştırmaların ürünü olarak yazılmadı. Biraz istatistiklere baktım yalan değil
ama genel olarak aklımda ne kaldıysa onla yazdım. Yanlış hatırladıklarım için şimdiden
af ola.
Hani denize
atladığınızda ayaklarınızı dibe vurarak güç aldıktan sonra yukarı doğru çıkmaya
başlarsınız ya, işte 1999-2000 sezonu, Fenerbahçe’nin dibe vurup yeniden su
yüzüne çıkmaya başladığı sezondur. O sene 3 teknik direktör değiştirmiş, ligi
Gaziantepspor’un gerisinde 4. olarak bitirmiş dahası en büyük rakibi Galatasaray
Avrupa’da şampiyon olurken kendisi 2. lig takımı Pendikspor’a Türkiye Kupasında
elenmiştir Fenerbahçe. Şüphesiz sezonun akılda kalan en önemli olayı da budur.
Rıdvan Dilmen’ in 5. haftadaki istafasından sonra
takımın başına geçen Z.Zeman “Pendik Faciası” nın tek sorumlusu değildir bence
ama bu maçtan sonra kendisine 1 ay daha katlanılıp,o da görevden alınmıştır. Bu sezon
aynı zamanda Galatasaray’ın son Kadıköy galibiyetini aldığı yıldır. Hatta sezonun
2. devresinde Teknik Direktörümüz Turhan Sofuoğlu yönetiminde 1-0 aldığımız maçı hatırlayanlar için Samuel Johnson’un frikik golünü unutmak mümkün de
değildir. Hani sezonun acılarını dindiren golü. Bu sezondan sonra Mustafa Denizli ile başlayan yüzeye çıkış
çabası Daum'la tamamlanmış, karaya çıkış denemesi Aykut Kocaman’ la devam etmekte(!)
şimdilerde. Bir ara Zico’yla ayağımız kuma değer gibi oldu ama o ayrı konu
girmeyelim şimdi.
Yazıyı yazma sebebim
yine Türkiye Kupasında ki bu sezonki eşleşmedir. Bu sefer maç Şükrü Saracoğlu Stadında.
Konuk Pendikspor şimdilerde 2. Ligde. Kademe
olarak 3. lig ama. Süper Lig değil, 1. Lig değil, 2. Lig Kırmızı Grup yani.
Kupanın en ilgi çeken eşleşmesi. Bir Fenerbahçe-Galatasaray eşleşmesi sıradan
olurdu bence. Bu çok güzel, çok farklı oldu. Şahsen taraftarın stadı, normal
kupa maçlarına oranla daha fazla dolduracağını düşünüyorum. Muhtemelen ev
sahibi yedek kadroyla çıkacak. Yine de yeni bir “facia” olması çok zor ama ne olur ne olmaz. İşte
futbol bu yüzden izleniyor. Yalnız yeni bir
Pendik yenilgisini de kaldıramaz bu bünye. Aman diyeyim Aykut Hoca.
13 yıl önce ki
Pendikspor’a elendiğimiz o sezon milattır Fenerbahçe için. Bakalım bu sefer ki
nelere gebe. Yarın maçtan sonra görüşmek üzere inşallah.
24 Kasım 2012 Cumartesi
24 Kasım
“Bugün 24 kasım. Kar yok daha buralarda. Yağmaya bir
başlarsa işim zor. Her gün 1 km yürüyorum okula. Sonra evime gitmek için 1 km
daha. Ben sobayı yakıyorum, sınıfı temizliyorum, zili çalıyorum… Hayır, hademe
değilim ben; öğretmenim. Sınıf öğretmeniyim, köy öğretmeni.
18 tane öğrencim var bir kısmı Türkçe bilmiyor. Derdimi
bile anlatamıyorum. Atatürk’ü nasıl anlatıcam? Nasıl kurtulacak bu çocuklar cehaletten?
Sevdiremezsem ülkemizi nasıl korurum dağdakilerden. Dağdakiler demişken, dün
komşu köy okulunu basmışlar yine. Meslektaşımı alıp götürmüşler. Diyorlar ki en
kolay meslek öğretmenlik. Bizim can güvenliğimiz bile yok siz ne diyorsunuz.
Ben öğretmenim, hademeyim, anneyim babayım öğrencilerime.
Ben bir insanım yapayalnız, çok uzaklarda bir yerlerde…”
Tüm öğretmenlerimizin öğretmenler gününü kutluyorum. Bu yazı
Van’daki kardeşimin özelinde tüm öğretmenlere ithaf olunur. Saygılarımla.
23 Kasım 2012 Cuma
Lazio tribünleri
Hadi bunu açıklayın AS Romalılar...
22 Kasım 2012 Perşembe
Lâl
Daha önce de böyle olmuştu bana. Yazamıyorum. En çok
yazmak istediğim zamanlardan biri bugünler. İçimden öyle geliyor ama yok,
usumda ordan oraya koşturan kelimeleri yakalayıp da anlamlı bir cümle
oluşturamıyorum.
Takip ettiğim blogları açıp baktığımda her gün, yeni bir
şey bulamamışsam çok üzülürdüm. Hâlâ öyleyim aslında ama artık buna anlam
verebiliyorum. Zaten twitter çıktı çıkalı mertlik bozuldu kardeşim, millet
yazıyor oraya birkaç cümle bişey ve işlem tamam, kim uğraşır blogla?
Blogla uğraşılır da dişe dokunur yazılar yazmak zor. Yani
buraya koyduğunuz yazı okuyucuyu şaşırtmalı, memnun etmeli, tekrar tekrar
okutmalı belki kendini. Hatta yeni şeyler yazılsa da okusak dedirtmeli. O yüzden
daha seçici davranmak zorunda kalıyorum buraya yazmadan evvel. Dahası bu siteyi
açmadan yazmayı düşündüğüm bazı konuları da yazamıyorum ilgi çekmez diye. İlgi çekeceğini
düşündüklerimi de elime yüzüme bulaştırırım korkusu taşıdığımdan yazamıyorum. E
biraz da iş güç derken, yoğunlaşamıyorum. Anlayacağınız lâl oldum bu ara.
Arkaya dönüp baktığınızda burada var olan yazılar bahsettiğim
özellikleri taşıyor mu sizce bilmem. Ama yazılması gerekiyordu onların. Mesela “inci”
olsa ne olur olmasa ne olur demeyin. Onun da bir anlamı var. Sırası gelecek
inşallah. Durun bakalım.
Ha bide; bu yazıları kimseler okumuyor, hayatımdaki
birkaç iyi insanın haricinde. Ben öyle istedim (şimdilik). Çünkü yazmak memnun
ediyor beni. Kaç kişinin okuduğunun önemi yok ki.
17 Kasım 2012 Cumartesi
Cumartesi
Yine hafta sonu. Dışarıda buz gibi bir cumartesi var. Geçen
pazartesiyi hatırlıyorum. İşe gidip odamın kapısını açarken ki halimi. Ne çabuk
geçiyor zaman. İnsan yaşlanmaya başlayınca zaman da çabuk geçermiş. Yok canım
yaşlanmış olamam ama bu alelacele geçen zamanın da bi açıklaması olmalı. Hatta dökülen
saçlarımın.
Aslında kışı seviyorum, yine de bu kadar soğuk fazla. Okul
ve askerlik devresinde genelde yakın çevrede dolandığım için fazla soğuk
koşullarda bulunmadım. Daha kar yağmamışken bile bu kadar üşüyor olmam garip. Al
işte yaşlanmanın bir belirtisi daha.
Fizikî olarak olmasa da ruhen beni yaşlandırmayan, hiç
büyümeyen bir çocuk var içimde. Ordan oraya koşan devamlı fm oynayan. Sıra ödev
yapmaya geldiğinde de ağlayıp sızlayan tembel çocuk. Yaşlandığımı iddia edemem o
yüzden. Sadece yorgunum. 2006’dan beri yaz-kış doğru dürüst tatil yapamadım. Sıkıldım.
Şöyle uzaklarda bir yerde tatile ihtiyacım var. Sırt çantamı alıp Karadeniz taraflarına
doğru, tabiatın kucağına, hem de otostopla gidebilmeyi hayal ediyorum. Telefon falan
da olmayacak yanımda.(Yalnız birisi gelebilir O’na izin var) Öyle sessiz
sedasız, kıyamet kopsa haberimin olmayacağı bi tatil düşlüyorum da nasıl
gidicen, iş var. Mecburen iptal.
Uzun lafın kısası olmazmış ama şu an yapabileceğim tek
şey içimde ki çocuğu, kömür kokulu şehrimde gezdirebilmek bu hafta sonu. Şöyle
ayazı içime çeke çeke gölün tadını çıkartabilmek. Çocuk ve ben. Ne güzel değil
mi?
( Burada olamayan dostlarım için bu yazı. Bulunduğunuz yerde
iyi olun, hepinize mutlu hafta sonları…)
16 Kasım 2012 Cuma
Gazze
Micheal Heart - We Will Not Go Dow
Aslında söylenmesi gereken şeyler var ama ne diyeyim şimdi. Müslüman ülkeler yahudileri suçluyor, hristiyanlarsa Hamas'ı. Biz kınıyoruz, amerika destekliyor israili. İstediğimiz kadar yürüyelim meydanlarda, lanet yağdıralım, onların dediği olur her hâlukarda. Mesala AB dışıişleri bakanı catherine ashtona göre israilin kendini korumaya hakkı varmış. Tabi canım korusun kendini bakarsın Hamas kimyasal silah falan atar belli mi olur.
Katilin rengi belli ama suçlu Gazze (!). Hadi bakalım...
13 Kasım 2012 Salı
Geçmiş haftasonuna dair bir kaç kelam
Aslında çok güzel 1 veya 2 (belki de daha çok) hafta sonu
yazısı yazmak istiyordum. Fakat çok kötü bir hafta sonu geçirmem dolayısıyla,
pazartesi sendromunun ertesinde bu yazıyı yazasım geldi.
Cumartesi önemli bir gündü 10 kasım olması münasebetiyle.
Saat 9.05’te siren sesine uyandım; sesi duyunca darbe falan oluyor zannettim de
değilmiş. Sonra aklım başıma geldi “la bugün 10 kasımdı” dedim ve uyumaya devam
ettim. Çünkü yorgun ve uykusuzdum kalkamadım maalesef. Neyse işte böyle bir günde kendimce Atatürk’ü
anlatacak sözler söylemeye niyetliydim. Aslından Atatürk’ten ziyade Mustafa
Kemal’i. Yani onun devlet adamlığını, askerliğini değil de özel hayatından bazı
şeyler söylemek istedim. Aşklarını, sevdiği şarkıları… Yani öyle çok baş ağrıtmayacak
şeyleri. Çünkü işin Atatürk tarafına girince neresinden tutsam elimde
kalacağını biliyorum.
Kimse kimseyi sevmek zorunda değil tamam. Yaptıklarını da
beğenmiyor olabilirsiniz. Ama bu onun Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu
olduğu gerçeğini değiştirmez. Sevmek ayrı, saygı duymak ayrı, sırf bu yönüyle
bile saygı duyulması gereken biri belki de. Hem de bütün dünya ona hayranken.
Derler ki Atatürk din düşmanıydı, valla bilmiyorum ama ben hâlâ Müslümanım ve
dinimi istediğim gibi yaşayabiliyorum. Bilmiyorum O (ve tabii ki silah
arkadaşları ve de savaşan, şehit düşen milletimiz) olmasa Müslüman kalabilir
miydim, ya da ben, ben olabilir miydim? Bence Atatürk din değil teokrasi
düşmanıydı. Dini bütün bir Müslüman mıydı? Orasına karışmam.
Yanlııız; (bakın
burası önemli) şunu belirtmezsem yanlış anlaşılabilirim; bazı insanlar onu
tapınma derecesinde benimsemişler, bu zihniyeti anlayamamakla birlikte bu
kişileri kınıyorum. Bu “Kemalistlik” olamaz diye düşünüyorum, şayet kendisi ilahlaşmak
isteseydi, bence cumhuriyeti getirmez, padişah olurdu devletin başına. O gün
hiç bilmediği, tanımadığı cumhuriyeti benimseyen bu halk onun padişahlığına
hayır der miydi? Ben işte buna karşıyım, onu ilahlaştırmaya, hataları kendine
kalsın, eğer memlekete zararı varsa o tartışılır. O kısmı tarihçilere
bırakalım.
Tartışma sürer gider; neyse… İşin Atatürk
tarafına girdiğimin farkındayım. Varsın olsun, zaten 10 kasım
da değil bugün. Bu bahsi kapatırken son söz ondan olsun: “Beni olağanüstü bir kişi olarak yorumlamayınız. Doğuşumdaki tek
olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdir.”
* * *
Aynı gün fazla geçmeden yine şehit haberleri alıyoruz… Vay arkadaş, ne iştir bu. 17 can… Sadece 17 mi? Bence değil. Geride kalanlar sağ mı yani? Anne, baba, kardeş, eşleri, evlatları sağ mı? Bunun üzerine hâlâ asılsın mı asılmasın mı tartışması? İdam gelirse AByi unutacakmışız. Öyle diyor ABnin genişlemeden sorumlu elemanı bilmem kim. Sahi alacak mıydınız bizi İslam düşmanı AB ye? Tüh giremiyoruz görüyor musun? Olsun biz girene kadar bakalım siz kalacak mısınız?
Kendimi sevmiyorum. Daha doğrusu bu huyumu sevmiyorum.
Aklımın ermediği şeylere karışıyorum ya onu. Hay kopası dilim. O zaman sona
doğru biraz da bildiğim şeylerden konuşalım. Roma derbisi vardı geçtiğimiz pazar.
Laziomuz kazandı çok memnun olduk. Evet Lazio taraftarıyız ama öyle siyasi
ideolojiler dolayısıyla falan değil. Öylesine. Akşamında da Fenerbahçe’nin önce
ki maçlarına nispeten iyi oyunu ve aldığı galibiyet pazar gecemizin neşesi
oldu. İşte bunu istiyorum ben. Kötü oynayarak 2-3 maç kazanabilirsin ama iyi
oynayarak 2-3 maç kaybedersin en fazla.
Planlarımı ertelediğim yağmurlu bir hafta sonundan
aktaracaklarımız bu kadar. Şimdi bu yazı ne kattı size/bize. Ne öğrendik. Belki
hiç bişey ama içimizden geçenleri susarsak ne yazarız buraya?
Kaydol:
Yorumlar (Atom)



